11 Nisan 2015 Cumartesi

EGO LEGO LETS GO


Egonu yenmeyi başardığın zaman, içindeki bütün karanlıklar aydınlığa dönüşecektir- RUMİ

Kimliğimizin en önemli parçasını oluşturan benlik kavramıdır ego. Kişisel gelişim ve tasavvufun karşı karşıya kaldığı ve çatıştığı bir konu aslında ve insan olmanın, olabilmenin ilk aşamasıdır ego. İsterseniz önce tasavvufta ki ego kavramına bakalım;
İbn-i Arabi’ye göre  ego, iki şey arasında bulunduğu yer ile tanımlanır. insan nefsi(egosu), hem cennete doğru yükselen Tûba ağacının, hem de cehenneme doğru kök salan Zakkum ağacının potansiyel tohumlarını ihtiva eden iki anlamlı bir varlık olup, bu iki anlam arasında binlerce derecelendirme gözlenmektedir. Bu açıdan ego hem Allah’ı ("O"nu) gösteren hem de "O"ndan uzaklaşan iki yönlü gelişme potansiyeline sahiptir.

Kişisel gelişimde ise ;
Ego insanın özsaygı, özgüvenini oluşturduğu iç dünyasıdır. Araştırmalara göre ego yani benlik ceninin 12 haftalık olmasından itibaren anne rahminde oluşmaya başlıyor. Çocuklarda bilinçaltı kayıtları 11 yaşına kadar devam ediyor ve bu süre zarfında ailesinden sevgi ve şefkat görmüş çocuklarda özsaygı, özgüven olumlu yönde gelişiyor. Tam tersi ailesi tarafından aşağılanan, gerekli sevgi ve şefkati alamayan çocuklar ise ilerdeki hayatlarında ya çok pasif, kendine güvensiz ya tam tersi etrafında ki herkesten hınç almak istercesine aşırı ezici ve hırçın yapıya sahip oluyor.

Kişisel gelişimin sanki tamamen insan egosunu şişirmeye odaklı olduğu sanılır. Önce kendin, önce sen, her şeyden önce sen, mucize sensin, sen muhteşemsin yaklaşımlarıyla insanları tamamen bir benciliğe sürüklediği düşünülür. Altı doldurulmadan yapılırsa doğrudur da!

Geçenlerde Amerikan futbolu oynayan bir takımın koçunun takım oyuncularına yaptığı konuşmayı dinlemiştim. Konuşma o kadar motive ediciydi ki bir an ben çıksam maça sanki oyunu alacak kadar kendimi güçlü hissetmiştim. O kadar emindim bundan. Sonuç bu konuşma benim gibi sıradan bir insan için ancak anlık bir duygu yoğunluğuna neden olur ve sahaya çıktığım daha ilk dakikada yere serilir ve ağlayarak geri dönerdim.  Özgüven duymak, motive olmak kötü bir şey değil elbette ama sorulması gereken birkaç tane soru var! Bu işi yapabilecek güce gerçekten sahip miyim? Bu iş için ne vermeye hazırım? Hangi alanda kendimi daha çok geliştirmeyelim? Eksik olan yönlerimi nasıl daha güçlü hale getirebilirim? Hangi kaynaklara sahibim? Pes etmek istediğim de kendimi hangi amacımın tutkusuyla motive edeceğim?
Kendi benliğinizi beslemeden, onla ilgili çatışmaları çözmeden, sahip olacağınız diğer kimlikler içinde egonuzun karşınıza çıkması an meselesidir. İş hayatında sıkça karşılaşılan ego problemleri ya da sosyal çevredeki ego problemlerinin tamamında doğru beslenmemiş egosal sorunlar yatar.  Aldatan eşler, hırçın üst müdürler, kıskanç arkadaşlar, sizi sıkboğaz eden ve aşırı sahiplenici ebeveynler…

Hidrojen doğa dostu bir elementtir.  H2O bize hayat veren maddenin (SU)  birleşenleridir. Fakat hidrojen izotopları olan döteryum ile trityumun füzyona uğratılarak kitleleri imha edebilecek nükleer silah yapımında da kullanılır. Burada suç hidrojenin değildir. İyi yönde kullanıldığında hayat verirken, kötü yönde kullanılması halinde hayat son vermektedir. Kötü olan ego yani benlik kavramı değil kötü olan onu besleyiş ve oluşturma şeklimiz. Doğru bileşenlerle bir araya geldiğinde iyi bir lider, idealist bir öğretmen, can bir dost sırdaş, sadık bir eş, huzurlu bir yuva, ferah toplum, ideal bir yönetici, doğru anne baba modeli, kötü birleşenlerle bir araya geldiğinde ise; kaos içinde bir ülke, çalışanlarını tutamayan sirkülasyonu bol iş yeri, okuldan nefret eden öğrenciler, şiddet ve nefret dolu bir aile, aldığı son model arabası yada kıyafetiyle sana hava atan insanların olduğu sosyal ortamlar oluşur…
Dünyaya gelirken yalnızdık ve ölürken de yalnız olacağız. Sorumlu olacağımız tek şey kendimiz ve kendi yaptıklarımız olacak. O zaman ilk önce kendimizden başlamalı sevmeye, var olmaya ama doğru bileşenlerle…

Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm ve yazmak istediğim bu yazıya katıldığım ODM 1 eğitimde Değerli Hocamız Tamer Dövücü’nün aydınlatıcı bilgilerinin tuttuğu ışıktan dolayı teşekkür ederim.

Dengede bir hayat dileğiyle...

 Tuba Aydoğan
NLP KOÇU/Eğitmen

16 Mart 2015 Pazartesi

LANET OLASI YAŞAM KOÇLARI :)

Bu sabah metroda yolculuk yaparken  bir kitap okuyorum, kitabı ve yazarın adını vermeyeceğim ama bu yazıyı yazmama  vesile olduğu için kendine teşekkür etmek istiyorum. Kitabın daha ilk başından başlayarak Yaşam koçlarına göndermeler yapılıyor. Devamını okuduğunuzda ise durum o kadar komikleşiyor ki bir koçun söylediği şeylerin hemen hemen aynısını kulağını sol taraftan tutarak anlatıyor.
Neden birçok meslek gurubu Yaşam Koçlarına karşı? Psikologlar, rehber öğretmenler, insan kaynakları, üst düzey yöneticiler, doktorlar, diyetisyenler hatta ve hatta son zamanların modası din adamları…
Koçluk nedir ne değildir kısmını teknik olarak anlatmayacağım bunun için bu alanda yıllarını vermiş emek harcamış üstatların yeteri kadar değerli ve açıklayıcı kitaplarında fazlasıyla bahsediliyor. Bende elimden geldiği kadar katıldığım radyo programlarında ve eğitimlerimde bahsediyorum.

Yukarda bahsettiğim meslek guruplarının hepsi için bir üniversite mezunu olmak gerekiyor hatta fark yaratabilmek için yüksek lisans, doktora yapmanız ve bir alanda uzmanlaşmanız gerekiyor. Uzun yıllar emek harcıyorsunuz. Haliyle birkaç ay eğitim almış ve Yaşam Koçuyum diyen kişilere inanılmaz bir savaş açılıyor. Daha bu işe ilk gönül verdiğimde “Ne yani şimdi sen orta düzey bir yönetici olarak üst düzey yöneticilerine koçluk mu yapacaksın? Sen okumuş kültürlü insanlara nasıl koçluk yapacaksın iki soru sorsa kalırsın” ve daha nicesi gibi olumsuz tepkilerle karşılaştığım olmuştur.
Koçluğun sadece çıkıp hadi sen harikasın yapabilirsin, başarırsın, işte bu deyip alkış kıyamet danışanları ya da katılımcıları gaza getirmek olduğu sanılır. Oysaki koçluk süreci bir yolculuktur. Hedefi belli,planı yapılmış, süresi belirlenmiş bir yolculuktur bu. Burada karıştırılan nokta koçluğun bir terapi yöntemi sanılmasıdır. Koçluk bir terapi yöntemi değildir. Genelde koçluk programları tek başına verilmemektedir. Koçluk NLP ile birlikte kullanıldığı için sanki koçlar terapi yapıyormuş gibi algılanır. Aslında NLP’nin birçok tekniği bilişsel davranışsal terapiden gelmektedir. Çünkü NLP modelleme yapılarak oluşturulmuştur. Yaratıcıları Bandler ve Grinder  ünlü hipnoterapist Ericson ,Virginia Satir ve Gestalt terapiyi modellemişlerdir. Ne Bandler ne Grinder ikisi de ne pskilogtur, ne  öğretmen ,ne doktor. Biri dil bilimci diğeri ise bilgisayar mühendisiydi.

Mesleğimizin suiistimal edildiği bir gerçektir. Yanında yürüdüğü insana koçluk yapıyorum deyip yıllarını mesleklerine veren insanların kazandığından daha fazlasını kazandıkları düşünüldüğünde bende hak vermiyor değilim. Çünkü ülkemizde koçların yeterliliğini denetleyecek bir kurum ve kuruluş bulunmamaktadır. Haliyle her elini kolunu sallayan ve 1 aylık kurslarla koçluk yapan oldukça fazlalaşıyor. Koçluk ciddi bir beceridir. Ne mentörlüktür, ne danışmanlık, nede psikologluktur. Psikologlar, rehber öğretmenler, doktorlar, yöneticiler çoğu güçlü sorular sormaz. Onlar daha çok nedenlerle ilgilenir. Koçluksa nedenlerle ilgilenmez nasıllarla ilgilenir. Sokrates tarzı güçlü sorular koçluğun temelidir ve farkındalık yaratır. Bireyin kendini tanımasına yönelik sorularla hedef yolundaki engellerin aşılması için gereken güçlü yanlar tesbit edilir. Hangi yönetici size nasıl daha başarılı olabilirsin diye sorar ki! Eğer insan odaklı ve liderlik özelliğine sahip bir yönetici değilse soru genelde şu şekildedir “Neden satışların düşük?” “Ödevini neden yapmadın?” öğrenim hayatımız boyunca duyduğumuz en sık sorudurJ  ödevini yapman için nasıl bir ortam olmalı ya da nasıl olsa ödevlerini yapardın?  Diyetisyene gittiğinde ise çoğu elinize bir kibrit kutusu peynirle başlayan bir liste uzatır ki kilo kontrolü konusun da bu işin ne bir matematiği ne formülü vardır. Yazıldığınız fitness salonunda eğitmenlerimiz sizin kapasitenize bakmaksızın aynı programı yazıp gönderir. Hiç biri hangi motivasyon kaynaklarına sahip olduğunuza bakmaz yaklaşmacı mısınız, uzaklaşmacı mı, yoksa iç referanslı mı, dış referanslı mı? Bu kadar meslek grubunun karşı olmasının nedeni ise Koçluğun hayatın her alanıyla ilgilenmesidir. Bu dalların ilgilendiği her alanda koçluk yapılabilecek olmasıdır. Koçlarsa çalışacağı konuları çok iyi bilmeli konusunun dışında olan danışanlara dürüstçe söyleyip gerekli uzmanlara yönlendirmelidir. Meselenin özünde yoğun bir ego çatışması olduğu su götürmez bir gerçektir. Fakat ego konusunu bir dahaki yazımda daha uzun anlatmayı planlıyorum.

 Mevlana’ya sormuşlar o kadar yazarsın, o kadar okursun ne bilirsin? Diye. Mevlana Hz.'leri şu cevabı verir."HADDİMİ BİLİRİM"

Haddini bilen ve insanlığa hizmet edenlerden olmak dileğiyle.

 Sevgilerimle
Tuba Aydoğan
Yaşam Koçu
 
 
 

 

4 Mart 2015 Çarşamba

SİYASETNAME

Siyaset meydanında elini sallasan vekil adaylarına dokunduğu bir dönemde, neyi nasıl açıklamak gerekir bilmiyorum. Hayır, bilmezlikten geliyorum. Eğer siyasette bir ölçü aramak icap ediyorsa; üç dönem memleketin omzunda vekil olanların, memlekete ne kadar hizmet ettiklerini, ülkeyi ne kadar geliştirdiklerini; son on beş ,yirmi yılda  Almanya ve Belçika'nın ne kadar yol katlettiklerine bakarak anlamak mümkündür… Daha fazla konuşmaya lüzum var mı?
Ayinesi iştir kişinin söze ne gerek var.   Fakat vekil olacak dostlara siyasetname babında birkaç sözümüz olacak elbet. 
Gönül dünyamızda öylesine güzel öylesine deruni serzenişler olur ki, bu serzenişlerin, yürek ağıtlarının nerede, ne zaman nasıl peyda olduğunu bilemeyiz. Kendi benliğimize yaptığımız nasihatlere bazen başkalarının ihtiyacı olduğunun farkına bile varmayız.  Farkına varanlar işte benim yaptığım gibi nefsine yaptığı öğütleri, başkaları için de yaparlar…  Bu yazdıklarım söz sultanları için olsun, bütün gönülleriniz aşk vecdiyle dolsun. 
Ey oğul, gittiğin yolda daim, sözünde kaim olmalısın.  Sözünde kaim olduğun kadar usta da olmalısın.  Küfür ehillerinin söz sultanları karşısında, kendini küçük düşürmeyesin. En az sen de onlar kadar söz üstadı olmalısın.  Hicve hicivle, taşlamaya taşlama ile en güzel söze daha güzel sözle karşılık vermelisin. Unutma ki Resulullah (s.a.v.) İslâmiyet’i yeni kabul eden söz ustalarına, şairlere, ediplere büyük taltiflerde bulunmuş, onları dini İslâm için şiir yazmaya teşvik etmiştir. Hatta “Küffarı hiciv, onlara lisanla ok saçmak mesâbesinde olduğu için cihâd fi sebili’llah hükmündedir.” Demiştir.
Öyleyse, söz meydanında girdiğin mücadeleye devam et; et ki din ü mübin yolunda şevk ve heyecan arayan nice beni âdemlerin gönül bahçelerine çağlayanlar gibi nur akıtasın.   
Ey oğul!
Bilmelisin ki, kâinattaki sonsuz olayların arasında en zor görünen, göründüğünde de ondan başka hiçbir nesneyi göremeyeceğin bir genişliğe bürünen bir Vahdet ve vicdanda toplanan Varlık, ömür boyu meşgul olacağın hakiki sermayen olmalıdır. Bu sermeyi asla kaybetmeyesin,  asla tembellik etmeyesin, Vücudu Mutlak’a kavuşmanda bu meşgale senin yolunu aydınlatacak meşalen olacaktır.
Ey oğul!
Bir ülke düşün ki “Akıl” Padişahı “Cimrilik” yurdunu fethetmiş olsun. Bu akıl padişahı kendi sultanlığından vazgeçip “Kanâat’”ı tahta çıkarır.  Fakat o diyara giden yollarda öyle haramiler, öyle eşkıyalar vardır ki dağ başlarında durup hiç aşağılara inmez, geleni vurur, gideni vurur.  “Kibir” adındaki bu âsi sergerdeye uyanlar; uzun ecel ipinin kendilerine uzanamayacağından son derece emin gibidirler. Hâlbuki er geç ecel ipi onların da boğazlarına yapışır. Fakat iş işten geçmiştir.  Senin bu durumda akla yalvarman icap eder. Eğer aklı ikna edersen o, “Tevâzû’”yu yanına alarak “Kibr’”i dağ başında şekil değiştirerek ırmak şekline sokar ve denize akıtır. Unutma ki “Aklın” desteğiyle “Tevâzû Denizi”ne dalanlar kimsenin haberi olmadığı inci, mercan, lâ’l ve yâkut bulurlar. “Tevâzû ve Kanâat’”ın yardımıyla “Kibir” yenildiği için Akıl; Cenâb-ı Hakk’a şükreder, O’na dua ve niyazda bulunur.
Ancak o diyarda öyle karışıklar vardır ki; gönül ve beden memleketinin bütünüyle huzur içinde olması için daha çok çalışmak gerekir.
Evlâdım, kibrini yendiğin zaman sana iki düşman daha gelir. Bunlardan biri “Düzenlik”, diğeri “Safâ”’dır. Sen yeniden aklını kullanmalısın. Aklının yardımcıları ile “Sabr’”ı vazifelendir. “Sabır”, vücud memleketindeki bütün arızaları giderecek, en büyük kahramandır.  “Düzenlik” ve “Safâ’”yı alt etmen yetmez. Bu defa karşına, “Cimrilik”, “Hased”, “Kin” ve “Gıybet”düşmanların seni yolundan eğleyecektir.  Sakın yılmayasın, sakın cehdinden, fedakârlığından, coşkundan, heyecanından bir şey kaybetmeyesin. Sana aklın yine yardımcı olacaktır.
Unutma ki, aklın bu düşmanlara karşı bir kahramanı daha vardır. O da “Doğruluk Hil’ati’”dir (örtüsü). Sen “Doğruluk Hil’ati’”ni giyince muhakkak ki hakikate erimiş olacaksın.  İşte o zaman iman meşalen pırıl pırıl yanacak. Cisim evindeki “Hırsız”kaçacak delik arayacaktır. Cismi canın, bu hırsızlardan, haydutlardan kurtulunca sal kendini ummanlara doğru; bin tevazu gemisine, şişir yelkenlerini pırıl pırıl esen iman rüzgârınla…
İşte o zaman yolun gönül Kâbe’sine çıkacaktır.  İşte o zaman benlik ortadan kalkacak; işte o zaman sonsuzluğa kanat çırpacaksın.  Vefasızlık vadisinden kurtulup vefa saraylşarının sultanı olacaksın.
Haydi Allah kolaylık versin!...
                                                                                  Mehmet Emin ULU

26 Şubat 2015 Perşembe

NEFES AL NEFES VER MUTLU YAŞA :)

Nefes sadece havanın alınıp verilmesi değil, hayatın temel devinimidir. Bir bebeğin ağlaması ya da gülmesini görmüşsünüzdür. Ortalığı yırtarcasına kahkaha atarken veya ağlarken şiddetle sarsıldığını, karnının yukarı aşağı inip kalktığını gözlemlemişsinizdir. Bu devinimlerin nedeni maksimum çalışan diyafram kasıdır. Ne yazık ki birkaç yıl içinde bu doğal ve sağlıklı nefes akışını kaybederiz. Çoğu kişi kısıtlı nefes aldığının farkında bile değil. Bir düşünce veya hayalin, mutluluk, sevinç, üzüntü, huzur gibi duyguları etkilediği gibi ruhsal durumumuzun da nefesimizi mevsimlerin değişimi kadar etkileyip değiştirdiğinin bilincinde misiniz?

Günümüzde yaşanan güç ve rekabet kavgaları, şiddet ve korkular birçok insanın nefes sistemini zaman içinde iyice sığ bir hale gelmesine, sağlıksız ve kalitesiz bir hayata neden oluyor. Başka bir deyişle yetersiz ve yüzeysel göğüs(üst) solunumuyla sağlıksız bir ruh, fizik ve duygu bedene sahip oluruz. Biliyoruz ki bedenimizin tüm hücreleri hayatta kalabilmek için oksijene gereksinir. Kısıtlı oksijen alımı zamanla hücrelerin ölümüne neden olur. Bedenimizin en çok oksijene ihtiyaç duyan organı beyindir. Yetersiz oksijen beynin, kalbin, sinir sisteminin çalışmasını kısıtlar, bağışıklık sistemini zayıflatır ve bu şekilde tümör oluşumuna yatkınlığı artırır.
O zaman doğru nefesin tanımını yapalım: Doğru nefes burundan alınıp burundan verilen, diyafram kullanımı ile ciğerlerin tamamı ile gerçekleştirilen, derin, sessiz ve dakikadaki sayısı en az olabilendir. (dünya sağlık örgütü who bu sayıyı 8 ila 12 olarak belirlemiş ama siz yapacağınız diyafram çalışmaları ile 6 ya çekebilirsiniz)

Doğru nefes alarak farkındalığı yüksek, sağlıklı,canlı ve mutlu bir yaşam elde edebiliriz.Unutmayalım ki nefesi değiştirdiğimizde hayatımız değişir.Yaşamımızın tüm alanlarını birbirine bağlar.Stresten kurtulup içsel dengeyi kurmanın en güzel yoludur.Bilinçli nefes alışverişi sinir sistemindeki gerginlikleri anında giderir ve bizi rahatlatır.
Kısaca yeniden bir çocuk gibi doğal ve sağlıklı nefes alabilmek için doğru nefes eğitimi, yani çeşitli diyafram güçlendirici egzersizler ve teknikler uygulamak gerekli. O yüzden en iyi nefes bebekler dışında, eğitim almış sanatçılar, konuşmacılar, sporcular alır. Eğitim aldıktan sonra bu çalışmaları 4 ila 6 ay arasında tekrarlamak gerekir.
Tarih boyunca birçok uygarlık beden, zihin ve ruh uyumunun anahtarının nefes olduğunu biliyorlardı. Ve nefesi iyileştirici bir güç olarak kullanıp, ayrıca dini ve mistik çalışmalarında bolca yer vermişlerdi. Son yıllarda tüm dünyada ve ülkemizde nefes çalışmaları kabul görür hale geldi. İşte ben tüm bu yazdığım neden ve bu nedenlere bağlı sonuçlardan ötürü, bunun yanında da mesleğime olacağı yararı da yanında bulundurarak nefes eğitimini almaya karar verdim. Yıllar önce nefes eğitimini aldıktan sonra, en başta çalışmaları kendi üzerimde deneyimledim. Zaman geçtikçe yaşadığım değişim ve dönüşümler, kişisel gelişim maceramda yaşadığım en olumlu sonuçları almama neden oldu. Daha sonra ailem, yakınlarım ve pilates sınıflarımla yaptığım çalışmalardan gelen olumlu dönüşler beni yüreklendirdi. Şimdilerde gerçekleştirdiğim nefes atölyeleri, bireysel çalışmalar ve holistik nefes koçluğu eğitim programı,  kullandığım tekniklerin,terapilerin ve bilgilerin olumlu yararları ,nefes olgusunun ne kadar önemli olduğunun kanıtıdır.

Doğru nefes almanın dışında uygulayacağımız nefes teknikleri ile dikkat, motivasyon, konsantrasyon, odaklanma, gevşeme, bırakma, izin vermeyi sağlayabiliriz. Nefes teknikleri ile bilinçaltınızı boşaltmayı ve zihni kontrol etmeyi öğrenerek yaşam kalitenizi ve kaderinizi değiştirebilirsiniz. Bırakmak istediğiniz  alışkanlıklarınızı, panik atak, anksiyete, depresyon, obsesyon, dikkat dağınıklığı, cinsel isteksizlik, ereksiyon zorluğu, öğrenme zorluğu, imtihan heyecanı, kekemelik, uyku apnesi, horlama, reflü, burun tıkanıklığı ve nefes darlığı gibi birçok rahatsızlığınızı düzeltebilirsiniz.

Nefes çalışmalarının yararları saymakla bitmez. Tüm bu çalışmaların dışında bilinçaltında yatan sorunlar temizlenmesine yönelik çalışmalar var ki, harika sonuçlar alınıyor bu konuyu ayrıntılı şekilde diğer aylarda paylaşmak istiyorum.

Doğru nefes için diyafram egzersizlerinizi düzenli olarak hayata geçirin. Oksijen bedenimizin
en büyük ihtiyacıdır. Sağlıklı beden, zihin ve ruh uyumu için, maksimum oksijen alma kapasitenizi arttırın.

 Yazımı dr. Andrew Weil'in anlamlı sözüyle bitirmek istiyorum:  "İnsanlara kendiliğinden iyileşmeye ulaşabilmeleri için tek bir şey yapmalarını söylemek zorunda kalsaydınız söyleyeceğiniz şey ne olurdu?" diye sorulsa şu yanıtı vermek gerek. "Nefesinizle çalışın!" 

Hayatınızı tazelemek, denge, huzur, mutluluk için kısacası kendimizi doğadan bir parça olarak hissetmek için hepinize ferah ve sağlıklı nefesler diliyorum.


Yelda Çetiner
Nefes KOÇU

11 Şubat 2015 Çarşamba

BİZE ALLAH YETER

Varlık âleminin sonsuzluğu içinde insan denen mahlûkun küllüden bir zerre olmasının ötesinde bütün âlemin hizmetine verilmiş olması, elbette İlahi sırrın aliyyülâlâ güzelliklerinden biridir.   Bu sırrın gizemine mazhar olmak için yüreği aşkla, şevkle heyecanla çırpınan beni âdemlere ne mutlu…
            İçine daldığımız masivanın hengâmesi içinde şirke, küfre, hasede, kine, hırsa, ikbale bigâne kalarak, bizi yaratan Yüce Rabbimize teslim olmaktan daha güzel ne olabilir? Varsın birileri bize sırtını dönsün, varsın birileri köstek olsun, varsın birleri kıymet bilmesin, varsın birileri bizi ayaklarının altında çiğneyip dursun, varsın sırtımıza ateşten taşlar yığsınlar, varsın birileri bizi de Yusuf gibi karanlık kuyulara atsınlar…
            Bize Allah yeter!...
Allah’tan başka dost edinmek, masivaya köle olmaktan başka nedir, Allah aşkına?   
Allah’a dost olmak dile gelince aklıma bir menkıbe geldi. Bu menkıbeyi sizinle paylaşmak istiyorum.
 Vakti zamanından ay yüzlü pirî Feridüddîn-i Attâr, henüz tasavvuf yoluna girmeden sahibi olduğu dükkândan alış-verişle uğraşırken bir karşısına bir derviş çıkar.
-Ey canım Attâr, bana Allah için bir şey ver!
Feridüddîn-i Attâr, hiç duymamış gibi yaptı. Derviş yeniden sordu:
-Söyle bakalım sen ne olmak istersin?
 Attâr, şöyle göz ucuyla bakarak gülümsedi, dudak ucuyla:
-Senin gibi olmak…
Derviş, alev alev yanan gözlerini ona dikti:
-Benim gibi ha! Nerede o devlet?
            İş ciddiye binmişti. Attâr yine sordu:
            -Neden olmasın, yoksa beni bu işe layık görmüyor musun?
            Derviş öfkeyle soluyarak:
            -Ey Attâr! Sen benim olduğum gibi olabilir misin?
            Feridüddîn-i Attâr, hiç düşünmeden karşılık verdi.
            -Elbette olurum!...
            Dervişin elinde tahtadan oyma bir çanak vardı. Onu hemen başının altına koyup yere uzandı ve gönlünün tâ derinliklerinden gelen bir sesle haykırdı:
            -Allah!...
            Ve birden can verdi. Bu müthiş manzarayı gören Feridüddîn-i Attâr, derhal değirmen taşları gibi dönmeye başladı. Ve o da “Allah” dedi ve kendisini tasavvuf deryasının içine saldı. Böyle ona aşk cihanının yolu açıldı…
Ve şu incileri âleme saçtı:
            -Ey canlara can olan Allah! Bütün canlar, künhüne ermekte âciz... Bir nişan elde edememişler. Ben ne söylersem söyleyeyim, seni nasıl översem öveyim; sen hepsinden münezzehsin!...
            Evet, ilahi aşkın cezbesine kapıların, Allah’tan başka neleri var? Hiçbir şeyleri… Fakat asırlar geçmiş, hâlâ onlar konuşuluyor, hâlâ onların sevgileri dile geliyor, İmam Rabbaniler gibi, Şah-ı Nakşibendîler gibi, Yunuslar gibi, Mevlanalar gibi…  
            Bizim gibi kölelerin de tek arzusu, rıhlet davulu çaldıktan sonra dört inanmış adamın omzunda dualarla taşınmak, masum gönüllerde ebediyen anılmak…
Biliyorum çok şey istiyorum…
Fakat ne diyeyim?
 “Allah” demekten, O’nu istemekten, O’nunla beraber olmayı arzulamaktan başka ne söyleyebilirim…
Başta dedim ya,  kim ne derse desin, kim hakkımızda ne düşünürse düşünsün, hiç umurumda değil…
Bize Allah yeter!... Gerisi lafı güzaftan ibaret…
            Bir Allah dostunun dediği gibi:
“…
Aldırma aksın yaşın,
Bu olsun arkadaşın,
Dara düşerse başın,
Sen, Allah de, Allah de…

Bir kuş olur can kafeste,
İşte budur ulvî beste,
İlk nefes ve son nefeste,

Sen, Allah de, Allah de…”

                                                                                              MEHMET EMİN ULU

                                                                                           AKADEMİSYEN-YAZAR


5 Şubat 2015 Perşembe

ZİHNİNDEKİ CEHENNEM


Nasıl ki fizikte iki cisim aynı nokta da bulunamaz diye bir kanun varsa Psikolojide de aynı kanun yürürlüktedir. Eğer kafanızı cesaret,  sevgi, anlayış, tolerans düşünceleriyle doldurursak menfi (kötü) bütün düşünceler kaçar gider.
Bugün biraz olumlu yani proaktif düşünce yapısından bahsetmek istiyorum. Proaktif düşünce yapısı sanıldığının aksine Polyanacılık değil, her şartta ve koşulda bulunduğumuz olumsuz 

durumlar karşısında alternatif çözümler bulmaktır.

Başarılı insanların kullandığı yöntemde budur. Olayları görmemezlikten gelmek yerine farklı bir bakış açısı geliştirilerek yeni çözümler üretmesidir.
Uzmanlar 'Beynin ne yaptığını biliyoruz ama ne yapacağını bilmiyoruz ' diyor.
Olumlu düşünce tıpkı diğer alışkanlıklar gibi öğrenilebilir bir alışkanlıktır. Beynimizin iki kısmı bulunur. Sol tarafta olumlu düşünceler sağ tarafta ise olumsuz düşünceler yer alır. Kızgınlık öfke kendine güvensizlik, kavga, kendini kötü eleştirmek beynin sağ tarafını (Olumsuz düşünce kısmı) sevgi, kararlılık, kendine güven,  mutluluk, beynin sol tarafını  (olumlu düşünce ) geliştirir.
Nasıl vücudumuzu spor yaparak geliştirebiliyorsak, beynimizin kullanılan bölümlerinin büyümesi ve gelişmesi ya da büzüşüp küçülmesi mümkün.
Zamanla oluşturduğumuz olumsuz inanç kalıplarımızda düşünce biçimini tetikler. İnandıklarımız bir süre sonra dünyamızı oluşturur. Geçmişten gelen olumsuz eleştirilerde büyük bir etkendir.
Beynimizi olumlu tutumla ilgili eğitmek için kendimizi tanımak ve farkındalık bu işin ilk aşamasıdır. Kendiniz için neye inanıyorsunuz? Olumsuz düşünceleriniz neler? Bu düşünceler size nasıl bir fayda sağlıyor? Bu soruların cevabını kendimize vermeliyiz.
Sevgili Zig Ziglar’ın bir seminerinde anlattığı çok güzel bir örnek vardı;
Kadının biri seminer öncesi Bay Ziglar’ın yanına gelir ve ağlamaya başlar işinden hayatından nefret ettiğin söyleyip yakınıp durur. Öyle negatiftir ki “Bana yardım edebilir misiniz?” diye sorar. Bay Ziglar’da ona yardım edemeyeceğini ve sorunun daha büyüyeceğini, işinden kovulacağını söyler. Kadın şaşkınlık içinde; ‘ Neden beni işimden kovsunlar!’ diye yakınır. Bay Ziglar’da bu kadar negatifliği Amerika’da hiçbir şirketin barındırmak istemeyeceğini söyler. Kadında dehşet içinde ne yapabileceğini sorar. Bay Ziglar ona bir defter almasını ve işinde hoşlandığı şeyleri yazmasını ister kadın kızgın bir şekilde, ‘ben işimden nefret ediyorum hoşlandığım hiçbir şey yok’ der. Ziglar’da ona işi için ödeme yapılıp yapılmadığını sorar oda yapıldığını söyler Ziglar hemen defterini açmasını ve işinden hoşlandığı ilk şeyi yazmasını ister ve kadın biraz kendini zorlayınca tam 22 tane işinde hoşlandığı şey bulur. O gece eve gittiğinde bütün bu yazdıklarını seviyorum olarak değiştirmesini ister. İşimi seviyorum çünkü bana ödeme yapıyorlar gibi, ayrıca bunları aynanın karşısına geçip yüksek sesle söylemesini bunu her gün tekrar etmesini de ister. Bu kötü düşünme hastalığından ancak böle kurtulacağını söyler. Aylar sonra kadınla başka bir seminerde karşılaşır azı kulaklarındadır. Bay Ziglar ona nasıl gittiğini sorar ve kadında her şeyin harika gittiğini işinin de iş arkadaşlarının da nasıl değiştiğine inanmadığını söyler.
Bay Ziglar’ın da dediği gibi değişen hiçbir şey yoktur yalnız siz değişirsiniz.
Bugün bizde bir alıştırma yapalım. Kendimizle ilgili inandığımız ve başkalarının bize söylediği ne kadar olumsuz düşünce varsa hepsini bir kâğıda yazalım. Daha sonra bu olumsuz düşüncelere bakarak yerine yeni olumlu düşüncelerle değiştirelim ve onları da bir kağıda yazalım daha sonra olumsuz düşüncelerin yazıldığı kağıdı yakalım. O kâğıt yanarken bütün bu düşüncelerden kurtulduğunuzu içselleştirene kadar bekleyelim. Olumlulamalarla düzenlediğimiz yeni cümlelerimizi ise görebileceğimiz bir yere asalım.
 Unutmayın olumsuz düşüncelerin hiçbir sorumluluğu yoktur. Olumlu her düşünce bir amaç taşır ve sorumluluk almayı gerektirir. Bilinçaltınız sizi korumak isterken hayatınızı cehenneme çevirebilir.  Cennette cehennemde bu dünyada tamda beyniniz içindedir..

Mevlana’nın dediği gibi;
“Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünürsen gülistan olursun diken düşünürsen dikenlik olursun”

Sevgilerimle

Tuba AYDOĞAN
NLP&Yaşam Koçu


26 Ocak 2015 Pazartesi

AŞIRI İSTİHDAM KARINCALAR!!!

Küçük Karınca her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı. Çok çalışır, çok üretir ve bunları keyif içinde yapardı.Patronu Aslan, Karınca’nın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı. Bir gün kârı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi. Eğer Karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa neler yapardı.
Bunun üzerine, müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceği’ni işe aldı. Hamamböceği işe öncelikle bir saat alarak başladı. Böylece Karınca’nın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti. İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti. Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı. Bu nedenle hem telefon trafiğini yönetmek ve hem de arşiv işleri için Örümcek’i işe aldı.
Aslan, gelişmelerden çok memnundu. Hamamböceği’nin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı. Hatta ondan üretim hızını ölçen ve karlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi. Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti.
Hamamböceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu. Artık artan ekipmanlar için de artık bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti. Bu işleri idare etmek için Sinek’i işe aldı.
Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan Karınca bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı. Zamanın büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işleri yapmakla geçiyordu.
Aslan, Karınca’nın bölümünün giderek büyümesinden memnundu. Bölümü daha da büyütmek üzere bir üstyöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü. Ve bölüm başkanı olarak başarıları ile ünlü Ağustosböceği’ni işe aldı.
Kendi rahatına ve keyfine düşkün Ağustosböceği’nin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla döşemek oldu. Tabi ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Bunun üzerine eski işyerindeki yardımcısını işe aldı.
Karınca’nın çalıştığı yer giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana dönüşmüştü. Ağustosböceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti. Bunu üzerine, Karınca’nın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren Aslan, üretimin ve karlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü farketti. Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir Danışman olan Baykuş’u sorunu çözmesi için işe aldı.
Baykuş, Karınca’nın departmanında 3 ay geçirdi. Bu hummalı çalışmanın ardından ciltlerce süren muhteşem bir rapor yazdı. Raporun sonucu şuydu: “Departmanda aşırı istihdam vardı”.
Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi. Ve, elbette, ilk olarak negatif tavırlarıyla dikkat çeken, mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş olan Karınca’yı işten çıkardı.
Kıssadan hisse..

Anonim

23 Aralık 2014 Salı

YENİ YIL YENİ KARARLAR


Yeni bir yılda yeni başlangıçlar için kararlar alınır ve daha yılın ilk ayı bile bitmeden vazgeçilir. Sigarayı bırakıyorum, alkol almayacağım, kilo vereceğim, spora başlayacağım, daha fazla kitap okuyacağım, sabahları erken uyanacağım diye liste uzarda gider. Peki, bu kararları alıp neden vazgeçiyoruz? Baktığımızda hepsi kendimizi geliştirmek ve hayatımızı daha kaliteli yaşamak adına aldığımız kararlar! Nedir bu olmayan?

                                          “DEĞİŞİM”

Günlük olarak bir standartta devam eden hayatımızda bir anda ani bir karar alıyor ve değişim yapmaya çalışıyoruz peki bunu bilinçaltınıza soruyor musunuz? Bakalım o bu durumdan memnun mu? Gerçekten değişmeye hazır mı? Peki, bunları değiştirirse ona ne fayda sağlayacak? Ne gibi sorumluluklar alması gerekecek ve bu sorumlulukları yerine getirmeye istekli mi? Ne yani şimdi değişim için bilinçaltımızdan izin mi alacağız diyorsanız; evet ondan izin almalısınız. Bilinçaltımız bizi korumaya programlıdır yapmak istediğiniz en küçük bir değişikliği bile risk olarak algılanacaktır. Spor yapmayan birisisiniz ve yeni yılda bir salona yazılmaya karar veriyorsunuz diyelim. Gittiniz ve bu ciddi kararla yıllık bir sözleşme imzaladınız daha 1. ayı gelmeden bu işi yapamayacağınızı anladınız önce haftada 3 gün gittiğiniz salona sonra ayda 1 ve daha sonra 2 ayda bir ve kaçınılmaz son hiç gitmemeye başladınız, verdiğiniz parada ziyan oldu.

Olayların sonucunda neden diye sormak hiçbir işe yaramaz sadece size olumsuz geri bildirimler yapar o yüzden ilk başta nedenlerinizi sormalısınız? Neden spora başlamak istiyorsunuz? Neden kilo vermek istiyorsunuz ya da neden işinizi değiştirmek istiyorsun? Bu size ne fayda sağlayacak? Güçlü nedenleriniz varsa amacınıza o kadar çok sadık kalırsınız. En ufak bir değişiklik için bile neden sorularını başta sorup ve cevaplarınızı kendinize vererek bilinçaltınızı ikna etmelisiniz.Güçlü nedenleriniz olmadan yapılan değişimler ve alınan kararlarda istikrar olması gerçekten oldukça zordur.

Değişim ;sabır ve sebat isteyen bir süreçtir, yeni bir yılda yapılacak olan gelenekselleşmiş bir ritüel değildir. Değişimin sorumluluğunu almaya hazır mısınız? Büyük devrimler küçük adımlarla başlar yeni yılda yapmak istediğiniz değişimler için önce küçük küçük adımlar atın ve bilinçaltınızı bunu yapabildiğinize ikna edin, o zaman bu söz verilip yapılmayan kararlardan değil hayatınıza yeni bir yön verecek gerçek bir değişim olur.

Yeni yılda güçlü amaçlarınıza kafanızla değil kalbinizle bağlanmanız dileğiyle.

Sevgilerimle.

Tuba Aydoğan

NLP & Kişisel Gelişim Uzmanı

12 Aralık 2014 Cuma

3 DAKİKADA SATIN ALMAMAYA NASIL KARAR VERİLİR?




Satış  mesleğine gönül vermiş insanlar bilir ki satış gerçekten sevilerek yapılacak bir meslektir ve gerçekten tam bir ikna uzmanı olmanız gerekmektedir. Bunun içinde en başta iyi bir iletişimci olmanız yani insanları anlama uzmanı olmanız gerekir.

Satış teknikleri konusunda yüzlerce kitap ve kaynak bulabilirsiniz. Yalnız bu durumla ilgili yanlış olan durum şudur satış bir teknikler dizisi değildir. Satış;” İnsanları anlama sanatıdır.”  Bir müşteriye uyguladığınız teknik diğer müşteride tamamen geri tepebilir. Ve sonuç hüsranla bitebilir. Uyguladığınız aynı metotla iyi bir satışçı olduğunuzu iddia ediyorsanız bilin ki ya şanslı gününüzdesiniz ya da size genelde aynı tip müşteriler denk geliyor.

“ Ben sonuç odaklı bir insanım “

Hiçbir müşteri size bunu söylemez ya da analitik düşünen, detaycı bir insan olduğunu söylemez bunu anlamak sizin kuvvetli sezgilerinize ve ne kadar iyi bir ikna uzmanı olduğunuza bağlıdır. Her satışçı bunu benim gibi karşısında söyleyecek müşteri bulamaz. Haliyle dün ki yaptığım satış görüşmesinde alıcı taraf olarak konuşmasından oldukça sıkıldığım sevgili meslektaşıma sonuç odaklı olduğumu, firma hakkında yeterince bilgiye sahip olduğumu ve fiyatsal kısma geçmesi gerektiğini anlattım. Sanırım yarım saatin sonunda ancak net olmayan bir fiyat aldım haliyle daha görüşmenin 3 dakikasında beni kaybetmişti ve otuzuncu dakikada zaten ne olursa olsun oradan bir şey almayacağıma emindim.


 Eğer 3 dakikada satışı kaybetmek istiyorsanız ;


Ø      Müşteri az siz çok konuşun!
Ø      Onu dinleyerek elde edeceğiniz verileri göz ardı edin!
Ø      Firmanızdan çok bahsedin ve rakiplerinizi kötüleyin!
Ø      Görsel dokunsal ya da işitsel cümleler kullanmadan sadece kendi dilinizi kullanın!
Ø   İhtiyaçları ortaya çıkarmadan kafanıza göre ihtiyaç belirleyin elinizde kalan şu son sözleşmeyi imzalatmaya çalışın!
Ø      Hipnotik dil kalıplarını kullanmayın!
Ø      Müşteriniz hızlı konuşuyorsa yavaş, yavaş konuşuyorsa hızlı konuşun!
Ø      Net değil karmaşık davranın!
Ø      Somut veriler sunmak yerine yuvarlayın gitsin!
Ø      Sakın gülümsemeyin!
Ø      Dış görünüşünüze özen göstermeyin!
Ø      Beden dilinin iletişime olan %55 etkisini unutup düzgün kullanmayın!
Ø      Parmaklarınız ucuyla el sıkışın!
Ø      Göz teması kurmayın!

    Kısacası uyum ve bağ kurmak yerine sadece satmaya odaklanın ! Eğer bunları uygularsanız 3  dakikada satışı kaybedeceğinizi garanti ediyorum.

    Satış bir meslek değil bir yaşam biçimidir unutmayın! Çünkü iyi bir satışçı güçlü bir iletişimcidir ve iyi bir iletişimci hayatının her alanını doyumlu, mutlu yaşar.

Tuba Aydoğan

Kişisel Gelişim Uzmanı & Satış Koçu 

30 Kasım 2014 Pazar

GELECEKTEN MESAJINIZ VAR !

Keşke 10 yıl önceye dönebilsem! Keşke şu anki aklım olsa o zaman bu hataları yapmazdım! Keşke şimdi o ana dönsem nasılda farklı yaşardım!
Keşke … Keşke ….
O kadar çok bu cümleyi kullanıyoruz ki! Farkında olmadığımız bir şey var aslında bu durumda! O anları yaşamamış olmasaydın şu an ki sen olman mümkün olur muydu? Bu kadar tecrübeyi yaşadığın hatalar, yanlışlar olmadan edinebilir miydin?

Bilgenin birine  başarısının sırrını sorarlar.
“İki kelime” der ve ekler: “Doğru kararlar.”
O kararları nasıl alabildiğinin sırrını sorarlar.
“Tek kelime” der: “Tecrübe.”
Tecrübenin sırrını sorduklarında ise şu cevabı  verir:
“İki kelime” der: “Yanlış kararlar.”

Çok mu mutsuzsun yanlış kararlarından dolayı? Çok mu pişmansın? Yaptıkların sana ağır maliyetler mi getirdi? Ben bu başarıyı istemiyorum bu tecrübe durumu olmadan da doğru kararlar almak, doğru adımlar atmak mı istiyorum diyorsun? O zaman geçmiş yerine geleceğe gitmeye ne dersin ?
 NLP’nin varsayımlarından biride, başarısızlık diye bir şey yoktur geri bildirim vardır. Ben bundan ne öğrendim? Yaşadıklarınızı öylesine mi yaşıyorsunuz ya da gerçekten bu olaydan aldığınız dersleri geleceğe uyarlıyor musunuz? Ya da hiç yaşamadan geleceğin provasını yapıyor musunuz? Başarılı insanların sırlarından biride yapacakları önemli konuşmaların veya işlerin provasını zihinlerinde yaşamalarıdır.
 Hadi küçük bir oyun oynayalım! 10 yıl önceye dönüp keşke demek yerine 10 yıl sonraya gidelim. Zihninizde bir sinema filmi gibi geleceğinizi tasarlayın nerdesiniz, ne yapıyorsunuz, nasıl hissediyorsunuz ve 10 yıl sonraki sen şimdi ki sene ne söylerdi acaba? Şu an neyi farklı yapmalısın ki gelecekte tekrar başa dönüp keşke dememelisin? Şu an yapmadığın ne için keşke diyeceksin? Anı yaşamadığın için mi, ertelediğin hayalin için mi, üzdüğün insanlar için mi, sırf hava kapalı diye içinden lanet edip kendini eve kapattığın günler için mi, elindeki işi daha sonraya erteleyip çocuğunla geçirmediğin 10 dk için mi? Yağmurda yürümediğin için mi? Sevdiğini söylemediğin için mi? Dans etmediğin için mi, daha çok spor yapmadığın için mi? Beslenmene dikkat etmediğin için mi? Kitap okumadığın için mi? İçinden geldiği gibi davranmadığın için mi? Ekibini iyi yönetmediğin için mi? İşin için gerekli eğitimleri almadığın için mi?

Ne diyor şair;

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına    
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

 Hadi çok zor değil gözlerini kapa gelecekten mesajın var ?


Tuba Aydoğan
NLP& Kişisel Gelişim Uzmanı


17 Kasım 2014 Pazartesi

Aşk MI? Aşk Sandıklarımız MI?

Kasım ayının farklı bir büyüsü var AŞK üzerinde.  “Kasımda aşk başkadır” derler ya öyle bir inanış yerleşmiş bilincimize.
Kasımda mı başka sadece AŞK, yoksa AŞK’IN kendisi mi zaten bambaşka?

İnsan ruhu bedenine üflenmeden önce bile aşk vardı. Mitolojik hikâyeler, Mecnunlar, Jülyetler… Zaman geçtikçe aşkın kavramı da bambaşka bir boyut aldı. Gerçek aşk neydi sahi?
Kafamızda oluşturduğumuz standartlara uygun ve ihtiyaçlarımıza binaen toplumunda onayladığı bir ilişki yaşamak mıydı?

Gerçekten neden âşık oluyorsun? Bu ilişki gerçek sevgi mi ? Hangi ihtiyacını karşılıyor? Yalnızlığını mı, sevmek mi, sevilmek mi, geçmiştekini unutmak mı, sırf can sıkıntın mı, cinsel yaşam mı, yoksa sadece egonu mu koruyorsun?
 
Birçoğumuz bu ihtiyaçları karşılayacak birine duygularımızı yoğunlaştırıyor adına da aşk deyip çıkıyoruz işin içinden. İhtiyaçlarımızın karşılanmadığını gördüğümüzde ise aşk acısı çekiyorum diyoruz. Aslında bu aşk acısı değil! Bu sadece yapılan alışverişin karşılıksız çıkması. Gerçekte ne vermeye hazırsın ki almayı bekliyorsun? Aşk verdin mi  ki aşk istiyorsun! İlk dönemeçte tipiye tutulan bir çıkar çatışmasına dönüşüyor ilişkiler ve kaçınılmaz sonuç; AŞK diye bir şey yok!

En son ne zaman gerçekten sevdin? En son ne zaman hiçbir şey beklemedin ilişkinden? En son ne zaman affettin? Ne zaman aradığın hiçbir ihtiyacına cevap vermeyen sana uymayan sırf “O” olduğu için birini sevdin?
Aşka sahip mi olmak istiyorsun, doyumlu bir ilişki yaşamak mı ? O zaman her şeyden vazgeçmeye hazır olmalısın! Egondan, yalnızlık hissinden, can sıkıntından, cinsel dürtülerinden, beklentilerinden…

 “Mum Gibi erimiyorsa insan, yanıyorum dememeli. Yanmaktan korkuyorsa kişi, aşk kapısından girmemeli. Ya kor yürekli olmalı insan, ya da kor barındıracak yürekli. “


Tuba Aydoğan

Yaşam Koçu