12 Haziran 2016 Pazar

GARANTİ VERMİYORUM!




Sen de görseli tıklayıp, merak edip gelenlerdensen eğil eğil kulağına bir şey diyeceğim… 

Yazının devamını oku J

Aylar sonra kalemi elimize almanın tuhaf heyecanı içindeyken nereden başlayacağımı bilmemenin endişesiyle, bu kadar zaman yazmaya neden ara verdiğimi kısaca anlatmak mümkün olmasa da şöyle açıklayacağım…
Ülke olarak pek iç açıcı günlerden geçmiyoruz. Ne yazsak ne söylesek boş tabii ki… Tuhaf bir atalet kapladı hücrelerimizi, sinsi sinsi her yanımızı sarıyor. Tıpkı kanser gibi ve en kötüsü farkında değiliz. Ya da farkındayız da akışına bırakmanın son evresinde, yeni deneyler mi yapıyoruz? Daha ne kadar boğulmayabilirim hiç birşeysizlikten merakı mı bu bilmiyorum…
Kendimi hedef olarak koyduğum, “Ayda bir blog yazımı güncelleyeceğim” den bile uzaklaşmışım. Paylaşımlarım yavaş yavaş can çekişiyor, zihnimde ölüyor düşüncelerim. İnsan utanıyor, velhasıl işini yapmaya bile. Sevgili Gürse Birsel’in dediği gibi “Ülkede espri yapacak durum bırakılmadı”. Ben de ne düşünürsen kilo alırsın, ne yersen vermezsin yazmaktan el-aman hala gelmişim…
Sayfamdaki 25 yazımın, 7865 kez görüntülenmesi ise; ayrı bir mutluluk, bu ayki blog yazım sevgili takipçilerim ve danışanlarıma teşekkür için…
Şirket hattı telefonum çalıyor ve her zamanki gülen sesimle; “buyurun diyorum nasıl yardımcı olabilirim?”
Telefonun diğer ucundaki ses biraz çekinken ve hafif bir ses tonuyla;
- Ben sitenizi ve sisteminizi inceledim. Ben 10’larca diyet denedim, akapuntura gittim, spor yaptım.  Ama bir türlü kilo veremedim. Verdiysem de fazlasıyla geri aldım. Sizin sisteminizi denemek istiyorum anlatır mısınız?
(Aldığım telefonlarda yada yaptığım görüşmelerde danışanların neredeyse %99’u aynı şikâyetlerden bahseder.)
Dedi.
Bense ilk olarak biyolojik bir rahatsızlığı olup olmadığını, bir doktor kontrolünden geçip geçmediğini, kaç kilo olduğunu sordum ve daha sonra sistemi anlattım. Fakat bu kez soruların ardı arkası kesilmiyordu. Yaklaşık 30 dakika kadar telefonda konuşmuşuz. Ve 15. kez aynı soruya cevap veriyordum…
“Zayıflayacağımı garanti ediyor musunuz?”
Neyin garantisi bu diye sordum, ”Neyi ispat etmek istiyorsunuz kendinize, bak gene yapamadım, bu da olmadı demenin garantisi mi? “
Uzun bir sessizlik oldu ve teşekkür edip, telefonu kapattık.
Daha önce bu konudan hem dergilerde hem bloğumda, katıldığım televizyon ve radyo programlarında bahsetmiş olmama rağmen tekrar üstünden geçmekte fayda görüyorum…  Kilo tek başına biyolojik bir problem değildir. Her açıdan ele alınıp, incelenmesi ve kilo verememenin önündeki biyolojik, psikolojik sebeplere bakılmalıdır.
Bu sistem tam olarak siz deyin psikoloji, ben diyim bilinçaltı nedenlerine bakarak, kilo vermenizin önündeki engelleri tespit etmeye ve kaldırmaya yardımcı olur. Davranış değiştirmek için karşılıklı emek gerekiyor. Bunun da bir kısmının ayna nöronlarla alakası var. Ama bu konuyu başka bir yazıda anlatsam çok daha iyi olacak.
Peki neden emek harcamaya bu kadar imtina ediyoruz? Neden bir çırpıda tüm kilolarımızdan kurtulmak istiyoruz? Büyü ya da sihir neden bekliyoruz?
Bu konuyu birçok açıdan ele almak mümkün. Bense bugün toplumsal boyutundan biraz bahsetmek istiyorum…
Bir reklam filmi dönüyor. Beyazıt Öztürk oynuyor. Gazete manşetleri var 1 günde 15 kilo verin diye bir sür manşet var ve kahkahalardan yıkılıyor, kendisi yayın editörü olarak bu habere kahkahalarla gülüp tasdik ediyor. Bunun çok satacağını düşünüyor. Neden mi peki?
Satın alma kararımızı ne kadar mantıklı aklımızla veya entelektüel zekâmızla verdiğimizi düşünsek de çoğunlukla ilkel beynimiz bu kararlara etki eder ve bizim ruhumuz bile duymaz. Vücudumuzda birçok hayati fonksiyonu (Solunum, kalp, damar, sinir fonksiyonları) yönetirler. Ayrıca tehlikelerden ve acıdan kaçmak, üreme ve zevk alma faaliyetlerimizden de kendileri sorumludur. Kendileri pek bir başına buyruktur ayrıca bencildir de… Bencilliğinden mütevellit hayatta kalmaya ve sahibinin mi desem, kölesinin mi desem çıkarlarını göz önünde bulundurur…
Vücudun bir kilo alıp verme dengesi var. 1 haftada 15 kilo almanın öyle kolay olmayacağını bildiğin gibi bir haftada vermenin tabii ki mümkün olmayacağını, mantıklı aklımızla bilsek de ( Yağ aldırma, operasyon vs. hariç) fiyatı bilmem ne kadar eden, size garantili 1 haftada 15 kilogram verdireceği söylenen, o ürünü veya sistemi satın almamızın altında işte bu gerçeklik bulunuyor “Acıdan kaçmak” .
Reklam camiası da bunu çok iyi bildiği için çoğunlukla cinsel içerikli yada acıdan kaçma eğilimine yönelik reklamlar hazırlarlar.
Başarısızlıkta  bir nevi acıdır. Kimine göre çok, kimine göre az ama çoğunlukla büyük bir acıdır ve bu yüzden ya hemen kilo vermek için kolay olduğu söylenen sistemlerden faydalanmak ister veya “Garantili” olandan…
Denenmiş onca diyet onca beslenme programı, gene mi diyettesin soruları, bu defada mı olmadılar, bitmek bilmeyen mücadele, aç kalınan günler ve geceler gerçekten insani bezdiren ve bunu deneyimlemiş biri olarak söylüyorum oldukça acı verici bir süreç… Bundan korunmak için hazıra konmak istemek, olmadık yöntemlere başvurmak ve garanti istemekse gayet doğal…
Kendi adıma söylüyorum ki; bu sistem size öyle bir garanti vermiyor, veren olursa da arkanıza bile bakmadan kaçın.  Hele hiçbir şey yapmadan istediğiniz şeye sahip olacağınız bir sistem olursa!
Eğitim aldığım hocalarımdan biri şöyle derdi: “As bakalım tavana bir milyon dolar resmi ve her gece bakarak uyu bakalım ona, evren gönderiyor mu?” Eh ben de diyorum as bakalım ince fit bir manken resmi oraya iki seksen yatarak, o bedene gelecek misin? Burada parantez açmakta fayda var. Bilinçaltını motive etmek için görselliğe ihtiyaç vardır, hem ilkel beyinde görseli çok sever. Özellikle hedef kilonuzda bir resimle birlikte hedef kilonuzu yazacağınız bir yazıyı gözünüzün önünde bulundurmak, motivasyonunuz için oldukça faydalıdır. Ama iş bununla bitmiyor. Hedefi astım evrene mesaj yolladım, hayal de kurdum, niye hala ben aynı kilodayım? Eeee… yersen gecenin yarısında 1 kg dondurma aynı kiloda olursun…
Hikâyemiz burada başlıyor zaten, sevgili okur mesele o 1 kilo dondurmaya nasıl “Hayır” diyeceğiz?
Yine eğitimlerimden birinde Üstada sordum; “Hocam iyi güzel bu teknikleri öğretiyorsunuz, bize de mesele danışanların durup bu teknikleri yemek öncesi uygulamasında” demiştim.
Oda “ Bir zahmet uygulasınlar efendim” demişti…
Biraz çaba, biraz emek, biraz gayret gerekiyor… Aynaya baktığında, sağlıklı bir bedenin olmasını istiyor ve gelecek yılarda halen merdivenleri inip çıkabilme gücün olsun istiyorsan, az gayret lütfen…
Biraz daha bu konuda bilinçlenerek özellikle reklamlar konusunda daha dikkatli olunabilir. Hayatta hiçbir şeye emek harcamadan sahip olunamayacağını bilmek gerekiyor. Aldığın o fazladan 10 kiloya bile kolay sahip olmadın. Uykulardan kalkıp kalkıp yedin, belki gecenin bir saati dışarı çıkıp, o döneri hüpletmek için kaç km yol gittin! O tatlı krizleri için ne hamaratlıklar gösterdin! Birde hem almak için hem de vermek için dünya para harcadın!

Bedava peynir ancak fare kapanında olur! 

Tuba AYDOĞAN
Terapist




10 Nisan 2016 Pazar

BENİM HALA UMUDUM VAR ( ORDU'NUN EN GÜZEL SESİ TURNASUYU KIZ ANADOLU LİSESİ)

Seyyah olmak için şehirler, ülkeler mi gezmek gerekir yoksa gönüller mi diye çok düşündüğüm olmuştur. Hangisinde ruhumu, zihnimi daha çok doldurabilirim veya?

Sonunda buldum cevabımı…
Hem de Ordu’nun küçük bir köy okulunda…

Bir sesle irkiliverdim sabah görebildiğim hiç bir şey yoktu, gecenin koyu karanlığıydı çünkü şehre varışımız. Pencereyi açtığımda sislerin arasından rengi griyle yeşil arası bir deniz, üstünde martılarla selam çakıyordu. Seremoni onlarınkiymiş. Şehir insanları böyle sabahlara uyanınca dengesi şaşıyor velhasıl… Mutluluk dozunu ayarlayamıyorsun, bina yığını betonlar arası uyandığımız toz kokulu sabahlar sonrası…

İlk şok dalgasını hafif yaralı atlatmıştım…

Dışarı çıkınca ikinci şok dalgası seni bekliyor oluyor. Yer mavi gök yeşil. Başını kaldırdığında yemyeşil dağlar selam ediyor sana bu kez.  Kanatlarım olsa istediğim nadir anlardandı yeşilden maviye süzülürken zihnimde…

Bir hayal peşine düşmüştük biz zaten ve hayalimiz için aracımıza binip otele yarım saat mesafe de olan Turnasuyu Kız Anadolu Lisesine ulaştık.

Aman tanrım kesin ben yolda uykuya daldım ve uyandığım yer Hogwarstı ve birazdan bizi Dumbledore karşılayacaktı. Bu nasıl bir okul yemyeşil dağların eteğinde, çimenlerin üstünde biz yanlış bir okula geldik diye düşündük. Büyülendim tek kelimeyle aşırı doz oksijenden nefesim kesildi. İki gündür uykusuzluğun verdiği o kafa bulanıklığı bir anda gitti sanki daha net görüyordum, daha net duyuyor ve daha net hissedebiliyordum her şeyi.  İşte bu muhteşem okulun muhteşem çocuklarıyla buluşma anımızda gelip çatmıştı… Burası bir kız okuluydu ve yatılı bölümü de mevcuttu. Sahneye çıktığımda uzun zamandır heyecanlanmadığım kadar heyecanlanmıştım inanmıyordum çünkü bu kadar güzel çocuk nasıl bir araya toplanabilirdi ki? Hepsi öyle pür dikkat nefes almadan dinliyorlardı.
Victor Hugo ünlü Fransız yazar 15 yaşında iken matbaaya gider ve sahibine elindeki tekstleri verir. Adam;” Bunlar beş para etmez” der. Hugo’da; “Çok yazık ben sizinle anlaşıp gelecekte basılacak olan kitaplarımın da basım haklarını size verecektim “ der. Dediğimde gözlerinde ki ışık bir kat daha artıyordu .  “Saydıcılar” vardır hayatta bir de “rağmenciler” ve hikayeyi “rağmenciler yazar dediğimde ise  umudun pırıltılarını görüyordum  yüzlerinde… 2 saate yakın konuştuk konuşmacılar ve hepimizi pür dikkat dinleyip heybelerine alacaklarını aldılar. Sormak istedikleri eminim çok şey vardı, karelere sığmayacak kadar mutluluk pozları verdik iç içe gülümseyerek. Ama asıl hikaye bundan sonra başlıyordu…

Hogwardas doğasında bir  yer fakat şato değildi ne okul ne de yurt… Hatta okulun fiziki şartları ve yurdun fiziki şartları çokta iyi değildi. Okulun büyücü hocaları vardı Bir müdür, Müdür Yardımcısı ve Rehber öğretmeni birde dostları… İmkansızlıklara “RAĞMEN” okulu yaşanılası hale getirmek için gecesini gündüzüne katan büyücülerdi bunlar… Bir rehber öğretmen düşünün mesai saati kavramı  olmayan, evi okulun içinde kapısı her dakika okul öğrencilerine açık. Çocuklar biraz daha fazla test çözebilsin diye otogarlarda yatan, sırtında koli taşıyıp çocuklara deneme sınavı yapan… Daha fazla test alabilmek için kitapçılarda hamallık yapıp karşılığında ücretsiz test alan. Dershaneye gidebilmesi için çocukların ücretsiz eğitimler yapıp karşılığında onları dershaneye gönderen,  uzak yakın ulaşabildiği her yere ulaşmaya çalışan ve okul için bir şeyler yapılmasını sağlayan. Aman bize ne mezuniyetten demeden, çocukların cübbelerini keplerini ayarlamaya çalışan,  bu yolda peşine yanına yoldaş toplayan bir büyücü bu. Gece toplaştık biraz kızlarla bu büyücünün evinde , “Hayaliniz Ne” dedim.  Çoğu öğretmen olmak istiyordu ve yardıma muhtaç öğrencilere destek olmak istiyordu. Öyle hikâyeler vardı ki ve öyle güzel inciler… Pamuklar içinde sarıp sarmalayıp, her türlü imkanı ayağına serdiğimiz şehir bebelerinin “ama bunun 6s çıkmış benim ondan yok” şımarıklığından çok uzakta, müthiş bir olgunluk ve erdemle, saygıyla duran ve iyilik tohumu ekilen melekler vardı…
Her çocuk başka bir hikaye o okulda, bunları bu satırlara sığdırmak zor gibi ve bazen sözün bittiği yere gelir cümleler “NE DESEM LAF DEĞİL”…

Şehir turunda dinlediğim hikayeler, tatdığım lezzetler, gördüğüm güzellikler bir seyyahın  dünya gözü notları ama onlarda ruhumu doyuran bu güzel hikaye kadar lezzetli ve muhteşemdi…
Muhakkak teleferiğe binmelisiniz , kıymalı yumartalı pide yemeli, salepli dondurmadan tatmalı ve levrek buğlamaya ekmeğinizi banmalısınız, Yason koyunda nefes almalı, turşu dünyasında denize kadeh kaldırmalısınız….

Aman be ne abarttın sende diyen olursa iki çift laf edeyim sözün bitiminde…
Kötülüğün, taciz ve tecavüz haberlerinin her gün sayfalarımıza düştüğü bu günlerde, bir kereden bir şey olmazların bulantısını midemizde hissettiğimiz bu günlerde, eğitimin her gün yozlaştığı  ve yobazlaştırıldığı zaman diliminde, yardım yapmayı dergilere poz vermekle karıştırıldığı şehir hayatımızda, egolarımızın çarpışıp, şahlandığı sosyal ortamlarda bu güzellikleri duyurmaya ve anlatılmaya daha çok ihtiyacı var… Kötülük hızla yayılıyor, hem öyle çabuk ki... Belki bu hikâyeler anlatıldıkça değişir bir şeyler…

Kocaman bir umut yeşerdi yüreğimde bu seyahat sonunda ve cevabımı bulmuştum, seyyah olmak için şehir gezmeye ihtiyaç yoktu en büyük seyahat insan yüreğineydi… Ve bunu o okulun öğretmenleri, eşleri, ve dostları çocukların gönüllerine ulaşarak yapıyorlardı…
Yaşar Kemal’in dediği gibi iyi insanlar iyi atlara binip gitmemişler ve hala umut var…
Güzel gönülleriyle ışık saçan Turnasuyu Kız Anadolu Lisesi Öğretmenlerinden Mehmet Tikenoğlu, Lokman Uzunçakmak, Kazım Yünden’e ve Saygıdeğer eşlerine, her fırsatta okulun dertlerine koşan Klinik Psikolog Ömer Ayyıldız’a ve Eşlerine, Bütün olanakları bize sağlayıp harika bir projenin gerçekleşmesine vesile olan Seyev Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Seda Yekeler ve ekibine ve bizi canı gönülden dinleyen o güzel öğrencilere binlerce kez teşekkürler…

Şemsin dediği  gibi…
Bir şey yap güzel olsun…
Çok mu zor?
O vakit Güzel bir şey söyle…
Dilin mi Dönmüyor?
Öyleyse güzel bir şey gör veya güzel bir şey yaz…
Beceremez misin?
O zaman güzel bir şeyle başla.
Ama hep güzel şeyler olsun…
Çünkü her insan ölecek yaşta…
Biz yola güzel şeyler OL’sun diye çıktık, öylede OL’du…
Ve daha olması dileğiyle…

Sevgilerimle
Tuba Aydoğan

Terapist/ Eğitmen






10 Mart 2016 Perşembe

GERÇEK MUTLULUK


Hücreler Gerçek Mutluluk ile Sahte Mutluluğu Ayırd Ediyor?



Bir çok insan, hayatında mutlu olmak ister. Mutluluğu yakalayabilmek için de çeşit çeşit şeyler yapar. Kimi boğaz kenarında güzel bir yemek yediğinde mutlu olur, kimi de bir hayır işi yaptığında…

PEKİ, BU MUTLULUKLARDAN HANGİSİ GERÇEK?


Bu sorunun yanıtını, “her ikisi de gerçek” diyerek verebiliriz. Ancak, hücrelerimiz bizimle aynı fikirde değil.Birleşik Devletler’deki Kaliforniya Üniversitesi ile Kuzey Karolina Üniversitesi’nin işbirliği altında gerçekleştirilen bir araştırmaya göre; hücrelerimiz bu olaylardan sadece bir tanesini gerçek mutluluk olarak algılıyor.


Yapılan araştırmada, hücreleri yakından inceleyen bilim adamları, her iki duruma karşı, bağışıklık sistemimizdeki hücrelerimizin verdiği tepkiyi incelediler ve hiç beklemedikleri bir sonuçla karşılaştılar.

Araştırmaya göre, güzel bir pasta yemek, iyi bir tatil yapmak, güzel elbiseler giymek ya da hoş bir arabaya binmek insanları yanlız o an için mutlu edebiliyor. Bilim adamları bu hissi, mutluluk değil, “anlık tatmin” olarak yorumluyor.


Aç bir kimseye yardım etmek, ihtiyacı olana yardımda bulunmak, hayır işleri yapmak ise; uzun vadede hücrelerimiz üzerinde son derece pozitif bir etkiye sahip. Nasıl mı?Bir amaç uğruna yaşamak, hücrede bulunan kronik stresle ilgili genleri büyük ölçüde azaltıyor. Kısa süreli mutluluk anlarıysa, hücredeki stres genlerini arttırdığından, romatizmaya, kalp hastalıklarına neden oluyor ve stres kökenli hastalıklara karşı bağışıklık sistemimizi çökertiyor. Böylece, kendilerine bir amaç edinenler, hem mutlu hem de sağlıklı; bir amacı olmayan ve anı yaşayanlar ise hem mutsuz hem de sağlıksız oluyor.Kaliforniya Üniversitesi’ndeki araştırma ekibinin lideri Barbara L. Fredrickson, elde ettikleri sonucu şöyle tarif ediyor:


“Günlük aktiviteler kısa süreli hazlar sağlasa da; uzun vadede negatif fiziksel sonuçlar doğuruyor. Hücresel düzeyde bakarsak, vücudumuzun tepki verdiği tek bir mutluluk türü var; o da bir amaç uğruna yaşamak ve o amaca bağlı olmak”


Kuzey Karolina Üniversitesi’nin internet sitesi üzerinden yayınlanan araştırmanın sonucuna göre, manen doyucu işlerle meşgulseniz, ne sizin ne de hücrelerinizin mutsuz olması imkansız… 


Ancak, tek arzunuz güzel bir yemek, lüks bir ev, pahalı bir tatilse, kendinizi mutluymuş gibi hissedeceğiniz anlar yanlızca yemeğinizi yerken, evinizi satın alırken ve tatildeyken geçirdiğiniz anlarınızla sınırlı olacak. Yemek ve tatil bittikten sonra ise; bu “tatmin bulma” hissi ortadan kalkmış olacağı için, bıkkınlık ve sıkılma başlayacak; depresyon ve stres baş gösterecek.Görünen o ki, hayatlarında uzun vadede mutluluğu yakalamak isteyen ve sağlıklı bir yaşam sürmek isteyenler için mutluluğun anahtarı, “anı yakalamak”ta değil; gerçek bir amaç uğruna yaşamakta saklı.

Kaynak: University of North Carolina at Chapel Hill (2013, July 29). Human cells respond in healthy, unhealthy ways to different kinds of happiness.


25 Ocak 2016 Pazartesi

OTUR SINIFTA KALDIK! EBEVEYNLİKTEN...



      Bundan 10 gün kadar önce Bursa’da 13 yaşındaki küçücük Berrin’in intiharıyla sarsıldık çoğumuz. O gün bugündür zaman ayırmaya çalışıyordum bu yazıyı yazabilmek için, kısmet bu geceyeymiş. İntihar sebebi TEOG gibi ne olduğunu hala tam çözemediğimiz bir sınavdan istediği notu alamamasıydı. Bu buz dağının görünen tarafıydı görünmeyen kısmıysa eminim çok daha fazlaydı ve bunu burada tartışmak ya da yazmak hem ailesine hem onun o minicik küçük yüreğine saygısızlık olur. Yine de içimdeki isyan ateşini sonuna kadar yaktığı bir gerçekti…

   Sınav sistemi ülkemizin acı bir gerçeği, üstelik etki alanımızın da dışında. Ve daha ilköğretimde başlayan bir maraton haline geldi. Ebeveynler çocuklarını bu maratondan üstün başarıyla çıkarabilmek ve hedefi tam 12’den vurabilmek için hem maddi hem manevi çabalıyor ama en önemli olan şeyi; “çocuklarını ıskalıyorlar!”

  Evet ıskalıyoruz sevgili okur, tıpkı başarı bağımlılığımız yüzünden kendi hayatımızı ıskalayıp zindan ettiğimiz gibi çocuklarımızı da ıskalıyoruz. Ben uzun zamandır öğrencilerle çalışıyorum, daha hiç hocam ben sizle çalışmak istiyorum çocuğuma sınav döneminde nasıl ebeveynlik yapmalıyım bunun için koçluk seansı yapalım diyen olmadı!

 70 ve 80 kuşağının çocuk yetiştirmekle ilgili ciddi bir sıkıntısı, var laf aramızda kalsın. Biz hayatı tırnaklarımızla kazan bir nesildik. “Ooo annem babam bana bu kadar destek olsa Profesör oldurduk” diyen bir nesil. Aman benim çektiğimi evladım çekmesin, her şeyi tam olsun en güzel okulda okusun en çok para kazandıran mesleği yapsın, en başarılı o olsun, gitar çalsın, piyano dersi alsın bale yapsın, en az 3 dil çok iyi bilsin, saygılı olsun, harika olsun bende az daha övünüp egomu şişireyim.  Sonuç? Sonuç; mutsuz, tatminsiz, bağımlılıkları yüksek düzeyde, 18 yaşında ama hala nerdeyse yemeğini annesi yediren ya da onun yerine karar veren bir gençlik… “Hocam amma da yaptınız” dediyseniz lütfen etrafınıza bir bakınız! Benim derdim gençlikten değil, benim derdim ebeveynler!

Çocuğunuzu ne kadar tanıyorsunuz ya da kendinizi? O zaman önce çocuğunuzu tanıyın! Yanlış çiftçilik yüzünden bu haldeyiz önce araziyi tanımak şart. Hiç killi toprakta buğday yetişir mi? Biz ısrarla yetiştirmeye çalışıyoruz. Geçen yıl bir okulda yaptığım çalışma sırasında öğrencilerden bir tanesi;
“ Hocam ben müzisyen olmak istiyorum ama ailem istemiyor ve FM okumak istemiyorum”
 deyip ağlayarak yanıma gelmişti. Ve bu öğrenci tam beş enstrüman çalabiliyordu.  Ona hayallerinin peşinden gitmesini ama bir taraftan da eğitimine devam etmesi gerektiğini anlattım ve bu yıl ünlü bir isimle düet yapma şansı yakaladı. Toprağını iyi bil yoksa buğday beklerken elin boş da kalabilir. Üstelik artık yüzlerce yetenek ve ilgi testleri ya da mizaç testleri var.

Gerçekleri kabul edin. Çocuğunuzun kapasitesi, sınav gerçeği, sistem, bunlar sizin etki alanınızda değil! Daha iyi ne yapabilirsinizi konuşun ama her şeyi değiştirmek elinizde olmayabilir bunu fark edin!

Onun bir birey olmaya çalıştığını kimliğini kazanmaya çalıştığını hatırlayın ve ona saygılı olun. Olgunlaşması için fırsat verin ve daha küçük yaşlardan başlayarak ona sorumluluklar verin. Korkmayın yapabilir!

Hedef senin mi onun mu? Kendi hedefinizi ona dayatmaya çalışmayın.

Her birey özeldir onu kimseyle kıyaslamayın kardeşiyle bile!

Hedef belirleyin ama kendi yapamadığınız hedeflerinizi değil!

Hatalardan ders çıkarmayı öğretin neden yaptın diye suçlamaktan ziyade şu üç soru hayatınıza yön versin; Ne oldu? Ne öğrendim? Şimdi ne yapmalıyım?

Anne ayrı akort, baba ayrı akort yapmaya çalışmasın ki düzgün sesler çıksın. Aynı dilden konuşmaya çalışın!
Ödül ceza sisteminde havuç sopa yerine kazan kazan politikası uygulayın!

Sevgili anneler babalar! Bizim kuşak diye bir şey yok bizim zamanımızda diye giriş yapılan cümleler onları iğreti ediyor. Şimdi uzay çağındayız sen 2 yaşında agu demeye çalışırken onlar pc tablet kullanıyor! O kadar uyaran var ki dikkatlerini toplamak oldukça zorlaşıyor.

Yapmasını istediğin şeyi önce sen yap, yapmamasını istediğin şeyi önce sen bırak.

Bol bol takdir edin, özgüvenini geliştirmeye yönelik olumlu tutum alışkanlığı kazanın ve kazandırın.

Suçlayıcı, yargılayıcı, onun kimliğine zarar verecek söz ve tutumları derhal bırakın.

Ciddi iletişim sorunları için uzmanlardan destek alın çocuğunuzu psikoloğa ya da terapiste götürmek utanılacak bir şey değildir. Aksine farkındalık gerektirir.  Ama daha yüksek not alsın diye değil!

Zaman ayırın onlara eğer doğru ürünü almak istiyorsan onla ilgileneceksin ürünüm çürümesin dersen tabi, doğru zamanda doğu suyu vereceksin, yanlış otlardan temizleyeceksin!

Birde çok seveceksin koşulsuz seveceksin başarılı olduğu için değil, uslu olduğu için değil sadece sizin çocuğunuz olduğu için kendi olduğu için seveceksiniz!

Ve Cibran’ın da dediği gibi;

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil, 
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları. 
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler 
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller. 
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil. 
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır. 
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil. 
Çünkü ruhlar yarındadır, 
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz. 
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları 
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın. 
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur. 
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar. 
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür 
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar. 
Okçunun önünde kıvançla eğilin 
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar 
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
Bunları da  hatırlayacaksın!

Sevgimle…
Tuba AYDOĞAN
Terapist/Öğrenci Koçu







4 Ocak 2016 Pazartesi

YEME BAĞIMLILIĞI (DENEY)

Scripps Araştırma Enstitüsü, Mart 2010’da çığır açan bir araştırmanın sonucunu yayınladı. Pastırma, sosis, çikolata ve Cheesecake’ten oluşan yağ ve şeker oranı yüksek bir diyete göre beslenen fareler tam anlamıyla yemek bağımlısı oldular, yani kokanin yol açtığı kadar şiddetli nörokimyasal bağımlılıklar geliştirdiler.
Araştırmalarda farelerin yüksek kalorili gıdalarda değişik seviyelerde erişimlerine olanak sağlandı. Bazıları günde sadece bir saat abur cubur yiyebilirken diğerlerinin gün boyunca çikolata ve pastırma yemesine izin verilmişti. Gıdalara erişimi sınırlanan fareler abur cuburları daha ölçülü şekilde yiyerek kilolarını muhafaza etti. Diğerleri ise yemek takıntısı geliştirip çabucak obez oldular.
Yemek bağımlısı olan farelerin bu alışkanlıklarını sürdürmek için neler yapabileceklerini görmek şaşırtıcıydı. Araştırmalar abur cubur vermeyi kesip onları sağlıklı bir diyete sokmaya çalıştığında; obez fareler yemek yemeyi reddettiler ve hatta açlıktan ölme raddesine geldiler. Abur cubura ulaşmak için acı verici şoklara maruz kaldılar Midelerine şekerli ve yağlı besinlerle doldurmak için çaresiz bir istek duymaları ve bu yolda cı çekmeye razı olmaları, başka araştırmalardaki kokain veya eroin bağımlısı olan farelerle benzerlik taşıyordu.
Farelerin tepkisini gözlemlemek için özel elektrotlar kullanan araştırmacılar yüksek oranda yağ ve şekerin, yeni kokain veya eroin benzer şekilde hayvanların beyin kimyasına değiştirdiğini keşfettiler. Aşırı miktarda tüketilen abur cubur ve diğer uyuşturucu türleri, beynin zevk merkezlerini aşırı şekilde alıştırıyor. Tıpkı fazla yemek yiyip mutlu olanlar gibi aynı ”Kafa” yı bulabilmek için hep daha fazla şekerli ve yağlı yiyeceğe ihtiyaç duyuyor.
Yiyeceklerin verdiği rahatlamanın duygusal bir durum olduğunu düşünmeye ve kendimizi güçsüz ya da çocuksu olmakla suçlama eğilimliyiz. Ama psikolojik sorunları olmamasına rağmen fareler de tığkı yemek takıntılı insanlar gibi davranıyor. Yiyeceklerin beyin kimyalarına olan etkisi nedeniyle bu aşırı kilolu ve yemek bağımlısı fareler zevk almak için- ya da sadece normal hissetmek-giderek daha fazla abur cubura fiziksel olarak ihtiyaç duyuyorlar.Bu tür yiyeceklere sınırsız erişim olanağı onları bağımlı hale getiriyor.

İşin  korkutucu kısmıysa kokain bağımlısı fareler uyuşturucu almayı bıraktıktan sonra beyin kimyalarının normale dönmesi sadece iki gün sürüyor. Araştırmadaki yemek bağımlısı farelerin beyin kimyası ise ancak iki hafta sonra normale dönüyor. Diğer bir deyişle, yeme alışkanlıkları bazı bakımlardan beyni uyuşturuculardan daha fazla etkiliyor! Bu araştırmaya göre yağ ve şeker de kokain kadar bağımlılık yaratabiliyor. Hatta bazı bakımlardan daha da fazla bağımlılık yapabiliyor.

Kaynakça: DR. Mike Down

16 Aralık 2015 Çarşamba

YENİ YIL PUSULALARI


1 yıl, 12 ay, 52 hafta, 365 gün, 8766 saat, 525.960 dakika…

 Güzel dilek ve umutlarla başladığımız bir yılı daha geride bırakmak üzereyiz. Şimdi bakınca ne kadar çok zaman harcamışım, fakat geçerken oldukça hızlıydı. Tıpkı Einstein dediği gibi izafi zaman... Sevmediğin bir işi yaparken geçmek bilmiyor da sevgili yanındayken sanırsın uçuyor…

Derviş sormuş: Efendim çok mutluyum nereye gitsem karşıma güzel insanlar çıkıyor. Her şey nasıl da değişti. Mürşit cevap vermiş: Sen değiştin…

Bende bu yıl böyle dolaştım. Bir mürşidim yoktu soracak ama kendimle konuştuğum çok oldu akşamları o kalabalık trafikte eve dönerken; “Tanrım bu şehrin trafiği bile güzel nerede var bu gökyüzü!” derken çok buldum kendimi. “ Seni seviyorum Ankara” diye bağırdığımda biri görse kesin deli derdi. 5 yıl yaşadım Bursa’da, lakabı yeşil Bursa’dır. Osmanlının  kalesi Şehzade Mustafa’ yı saklar bağrında.  Yeşilin kırk tonu hâkim. Dağı, denizi, ormanı… 
 Yine de her sabah ne zaman bu şehirden gideceğim diye uyandım!

Sonra öğrendim ki güzellik ne şehirde, ne ülkede. Güzellik yalnız içinde ve bakan gözlerinde...
Nereye gidersen git neyi değiştirirsen, değiştir kendini değiştirmediğin sürece hiçbir orman yeşil olmayacak, hiçbir denizde martı maviliklerde uçmayacak…

 O zaman kendimizi değiştirmekten başlamalı hayata ve belki bu pusulalar yardımcı olur yeni yolunuzda…

Kendini tanı!
Sen sen ol ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol!
Sen olduğun gibi güzelsin, yakışıklısın. Kendini kabul et. 
Sevgiyi başka birinde arama en temel olan senin kendini sevmen.
Bir sevgiliyle nasıl ilgileniyorsan öyle ilgilen kendinle.
Kendini sevmediğin sürece hiçbir sevgi seni tatmin etmeyecek bunu bilmelisin.
Hatalarınla sev kendini ve dersler çıkar hata yap ki daha çok öğrenesin.
Kendinle zaman geçir ve onunla bağlantıya geç kendinle tanış hemen bir an önce.
Daha çok şarkı söyle. Sezen’in dediği gibi “O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz”
Daha çok dans et.
Baharda çimlere bas ayakların çıplak.
Daha çok selam ver tanımadığın insanlara.
Boya kullan resim yeteneğin olmasa da boya renklendir bir şeyleri.
Tencerenin dibindeki çikolata artığını parmağınla sıyır ve azına yüzüne bulaştır.
Seni mutlu eden insanlara daha çok zaman ayır.
Bilmediğin yeni yerlere git.
Şimdiye kadar denemediğin bir yemeği tad.
Metroya daha çok bin.
Kalabalığa karış.
Çok şükür et.
En az haftanın 4 günü yürüyüş yap.
Yardım isteyebilmekte erdemdir, gerçekten ihtiyacın olduğunda yardım iste.
Geçmişi değiştiremezsin anda olmak için içerde kal…
Küçük çocuklarla daha çok zaman geçir, gerçek saflığı, mutluluğu hisset.
 En az bir hobi edin.
İnsanlar ne der diye düşünüp giymediğin o kıyafetini bu sene giymelisin. Ya da saçını o sevdiğin modelde kestirmelisin.
Her gün en az 1 kez kendini takdir et…
Her yıl gerçekleştirmek için hedefler koy.
Bir defter edin.
Ayda en az 1 kitap oku.
Sevdiğin insanları ara varlıkları için teşekkür et.
Dua et neye inanıyorsan. Dua şifa gibidir.
Bağımlılıklarını, zaaflarını fark et. Bağımlıklar zindan gibidir. Özgürlüğünü eline al.
Kendini kimseyle kıyaslama. Kıyas; hırs hastalığının virüsüdür çok çabuk zihnini esir alır.
Başardıklarına odaklan.
 Hiçbir yiyecek duygusal boşlukların yerini dolduramaz bunu bil!
Yapmayı istemediğin şeylere “Hayır”  de ki bir süre sonra kullanılmışlık düşüncesi zihnini kemirmesin!
Öfke alev gibidir başkasıyla birlikte senide yakar unutma!
Doğayla karış köyün varsa oraya git mesela.

Ölmeden önce yapılması gerekenler listesi oluştur ve en az 10 başlık ekle.
Çocuğuna güzel anılar ver.
Çocukla Çocuk ol! Aslında arada çocuk ol!
Eşinin iyi yanlarını gör! Neden sevdiğini hatırla!
Ve…
Gül çok gül sahte bile olsa vücudun seratonin salgılamasını sağlıklı ve maliyetsiz yollardan sağla!
Topraktan gelip toprağa döneceğini hatırla.

Yeni Yılın Kutlu Mutlu Olsun Bol Huzurla Yaşa…


Tuba AYDOĞAN

TERAPİST/ EĞİTMEN















20 Ekim 2015 Salı

DİKKAT YENİ ÇAĞIN YEME BOZUKLUĞU "Otoreksiya Nervoza"

Aaa olur mu onun içinde kaç kalori var biliyor musun?
Yağ  oranı ne kadar?
Hayatta azıma şekerli bir şey koymam!
Organik mi?
Pişme şekli nasıl?
Hayatta kızarmış yemem? O kanser yapıyor muş?
Bak bu kurabiyelerin diyeti çıkmış.
Beyaz ekmek mi mümkün değil?
Vs. Vs..

 Engellenemez şekilde yemek yemek nasıl bir yeme bozukluğu belirtisi olabiliyorsa, sürekli sağlıklı yemek yeme istediği de bir yeme bozukluğunu işaret ediyor olabilir.

Sağlıklı yemek yeme ile ilgili takıntı durumundaysanız dikkatli olmakta fayda var “Otoreksiya Nervoza” olabilirsiniz.

Nedir bu Otoreksiya Nervoza?

Sağlıklı yemek yeme ile ilgili patalojik bir saplantıdır. Kişinin amacı zayıf olmak değil, sağlığını korumaktır. Genellikle, sağlıklı besinleri tüketme ve hatta bazı pişirme yöntemlerine takıntılı olma boyutuna varabilmektedir. Kişi diyetinin dışına çıktığında, kendisinden nefret etmekte ve ciddi boyutta suçluluk duymaktadır.

Her şeyin fazlası gibi sağlıklı beslenme konusunda fazla takıntılı olmak zihin ruh ve bedenin bütünlüğünü bozuyor…

Her gün onlarca program, onlarca konuk, uzman veya değil ve her kanalda hangi yiyeceği yememiz veya yemememiz,  hangi karışımı yapıp sağlık bulacağımızla ilgili bilimsel olan yada olmayan binlerce bilgi kirliliği mevcut ortada…

Dikkat dikkat olduğun yerde kal! Hemen elindeki ekmeği bırak masadan uzaklaş! Yoksa ölürsün!
Bak şimdi  Ayşe Teyze sen şöyle yere uzan birazdan ben 10 a kadar sayacağım hopp diye bütün yağların bu içeceği içince gidecek..
Nefesss al nefes ver tut tut huh huhh huuuu dur bırakma kal öyle kal!
Proteinle karbonhidrat birlikte yemek caiz değil!
Demirle kalsiyum zinhar birlikte günah olmaz!
Onla onu ye, bunla bunu yeme!
O sağlıklı hayır bu değil!
Zeytinyağı! Hayır! Hayır! Tereyağı!
“Her sabah iki kaşık yulaf yemiş 100 yaşına kadar yaşamış “ filanlar… Konu açılmışken söyleyeyim, dedem  onu bizim yaylada atlara veriyordu!

Of hele son zamanların inanılmaz modası diyet yemek servisleri! Otoreksiya hastaları için yeni bir kabus daha… Her şeyin sağlıklısına takmış birinin maddi olarak bu besinleri yani sağlıklı olduğu söylenen yemekleri alamayacağını da düşünürsek olay tam bir kâbusa dönüşüyor…  Kilo aldırmayan çikolatamız marketlerde! En fit tatlımız hazır! Bu yemek sadece 350 kalori! Tabi bende yedim!
Yedim yedim vallaha çokta güzeldi de, ya hasta yeme dürtüsünü kontrol edemiyor ve bir tabak yerine senin o 350 kalori sağlıklı yemeğinden 3 tabak yiyorsa? Ya o sağlıklı mikemmel  çikilotandan bir paket bitiriyorsa ne yapacağız? Bir de ya o yemeğin onun metabolizmasında açığa çıkardığı enerji 450 kalori ise ne yapacağız?

Geçen bir karikatür görmüştüm çokta gülümsemiştim…  “Gece yenen yemekler kilo aldırıyormuş! İyi de bu yemekler gece olduğunu nerden biliyor?” Diye yazıyordu J  Durum tamda böyle aslında. Gece yemek yiyen bir arkadaşınız ya da bir oturuşta koca ekmeği bitiren ama hala fit olan dostlarınız, hani en sevmediklerimizden yok mu J onlar neyi farklı yapıyor sizce? Şimdi burada gece oturup koca bir ekmeği yiyebilirsiniz anlamı çıkmasın… O şekilde beslenen ve kilo almayan insanların neden kilo almadıkları ile ilgili bilimsel kaynaklar metabolizmalarının daha hızlı çalışmasını ve genetik faktörlerini sebep olarak gösterir ve bir etken daha var ki ; o da “iNANÇLAR”.

Sevgili sektörün atladığı bir durum daha var! Yediğin her şeyi vücudunda  yağa, şekere, enerjiye, kana, ete, kasa dönüştüren Tanrı’nın mucizesi senin tüm metabolizmanı yöneten sevgili “Bilinçaltı” Yediğin besinlerle olan ilişkini bozduğun anda o vücudun da kana, ete, kemiğe, vitamine, güzelliklere dönüşmek yerine toksine, kiloya, yağa, zehre dönüşüyor…
Etrafta yiyecek ve sağlık konusunda bu kadar bilgi kirliliği varken bilinçaltını bu saldırıdan uzak tutmak oldukça zorlaşıyor. Sonuç olarak dünyanın en ironik hastalığıdır Otoreksiya! Sağlık bulayım derken ruh sağlığından olursun...

Sevgili Okur, bu yazıdan sonra senden ricam bırak o elindeki yeşil ne olduğunu bilmediğin suyu sevdiğin bir yere git ve sana şimdiye kadar bu sağlıksız tü kaka denilen, sürekli kendine engel koyduğun o sağlıksız olduğunu, bedenine zehir olduğunu ve sana sürekli kilo aldırdığını düşündüğün yiyeceği söyle.  Güzel küçük ve şık bir servis tabağında masana iste. Telefonunu kapat yiyecekle aranda olan tüm engeli kaldır.  Sadece ne yiyorsan ona odaklan ve her lokmada elindeki çatalı bırak ve nefes al! Her lokmanın bedenine şifa olduğunu gereksiz fazla enerjinin vücudundan atıldığını DÜŞÜN! Sonra devam et! Tıpkı bir sevgiliyle ilgileniyormuşçasına sakin ve nazik! Göreceksin ki daha önce iki tabak yiyip doymadığın yemekte tabağının yarısı gelmeden doymuşun… 
Bu zor değil yapabilirsin!
Sen değerlisin ve bedenin sevilmeyi hak ediyor…
Her şeye rağmen kendimi seviyor, onaylıyor ve kabul ediyorum…

Sevgimle
Terapist

Tuba Aydoğan

30 Temmuz 2015 Perşembe

SEN Mİ AÇSIN DUYGULARIN MI?


 
 
Ortada o kadar çok beslenme ve kilo kontrolüyle ilgili bilgi var ki sanki hemen birisini uygulasak sonuca ulaşmak çok basit ve kolay olacak! Yüzlerce diyet şekli, haplar, ilaçlar, kamplar, estetik operasyonlar… Her alanda mümkün olduğu kadar bilgi edinmeye çalışıyor ve fikir alışverişi yapıyorum. Kimse kimsenin yöntemini beğenmiyor kimse kimsenin yöntemine olur tabiî ki demiyor! Ne kadar kilo problemi varsa o kadarda çözüm var aslında. Her çözüm bireye özgü olmalı. Çünkü herkesin motivasyon kaynakları ,haritası bambaşka…

 
Bu alanda ele alınması gereken bir diğer konu ise; ”Yeme Bağımlılığı”

Aslında bağımlılık tek başına ele alınması gereken bir konu. Bir çok bağımlılığımız mevcut, alkol , sigara,alışveriş, cinsellik, ilişki veya bireylere bağımlılık , çağın yeni hastalığı teknoloji ve pc oyunları ve yeme bağımlığı.  Bağımlılığa neden olan sorunların başını ise “Değersizlik İnancı” çekiyor. Peki kendimizi neden değersiz hissederiz? Daha önceki haftalarda bireylerin ego oluşumun altında yatan etkenlerin, çocukluktaki ebeveyn davranışları ve yerleşen bilinçaltı programlarından kaynaklandığından bahsetmiştim. Aynı şekilde değer ve değersizlik inancıda çocuklukta başlayarak bilinçaltı programlarımıza yerleşir. Fakat bu ara sıklıkla rastladığım değersizlik inancı ve ardından çıkan çılgınca yeme problemlerinin kaynağı daha çok ikili ilişkilerdeki sorunlardan kaynaklanıyor.

 Yaşadığımız mutlulukları bir havuzda topladığımızı düşünelim ki hayatımızı sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmek için bu mutluluğa ihtiyacımız var. Stephen Covey’in bahsettiği duygusal banka hesabı gibide düşünebiliriz, buda kendi iç dünyamızın banka hesabı, bir yatırım havuzu… İş , evlilik, ilişki, hobiler, arkadaşlarla yaşadığımız mutluluk bu havuzu dolduruyor. Bütün muslukları kapatıp tek mutluluğu ilişkilerden beklediğimizde bir süre sonra hem kendimizi hem ilişkimizi yıpratmaya başlıyoruz… Sadece ilişkilerden beklenen mutluluk odağı ise değersizlik inancını tetikliyor… Günden güne havuzun suyu tükeniyor, en kolay mutluluk sağlama yolu hızlı seratonin salgılatan maddelere başvurmak gibi görünüyor ve soluk buzdolabının başında alınıyor.

“Hımmm nefis! Bu pastanın çikolatası bir harika işte gerçek mutluluk bu!”

Aslında durum böyle değil. Sen ilişkinle ilgili ve kendinle ilgili o kadar çok stres oluşturdun ki beynin acil olarak şekere ihtiyaç duydu ve sen kısa yolla ona bunu sağladığın için oda seni ödüllendirmek adına seratonin salgıladı ve geçici bir mutluluk yaşadın. Bu döngü bir süre sonra artık yeme bağımlılığının zemini oluşturuyor “Ye Mutlu Ol!”  veya “Mutlu Olmak İçin Ye!”

Aslında yapmamız gereken çokta zor olmayabilir. Zihninizde bu döngüyü kırmaya ve mutluluğun anlamını zararlı besinler yerine başka şeylerle kodlamaya ne dersin?

Sen bu dünyada eşsizsin senden bir tane daha yaratılmadı! Her insan başlı başına farklı bir dünya, her insan değerli… Kendini sevmeyen birinin hedefe doğru motoru olmayan bir arabayla yola çıkmış gibi olduğunu her zaman HATIRLA!

Oscar Wilde’n  dediği gibi;

“ Size kendinizi değersiz hissettiren insanları sevmeyin…”  
Kilo Kontrol Uzmanı / Terapist

Tuba Aydoğan

23 Mayıs 2015 Cumartesi

UYAN EY UYKUSU ÇOK GÖZLERİM UYAN!


Metroları severim ben. Metrolar yaşar çünkü, hayat gibidir metrolar.Her binişinizde bir hikaye vardır dikkatli baktığınızda. Elleri kırışmış bir teyzenin tutunuşu vardır hayata… Yeni doğmuş bir bebeğin umudu… Yorgun işçinin emeği... Öğrencinin dersi … Müziğin ahengi vardır, anne kız kol kola vagon vagon gezerken çaldığı akordiyonda. Teknolojinin esareti, bazen sınıflandırma vardır bazen bir sabah gülümseyişi, bazen aşk vardır. (Aşk varsa eğer!) Bazen kahve tadı sohbetler ve bazen kırıcı sürtüşmeler. Acele vardır, bir telaş, bir koşturma bazen yardımlaşma,  iki valiz tutumu…  İki kelime arası tanıştığın çocukla sevgi vardır.. O kadar yol bitmez diyerek bitirdiğin yeni kitaplar vardır…  İtiş kakış ve kalabalık vardır. Bazen de gören gözlerin görmeyenleri görmemezlikten geldiği zamanlar vardır..

Bir anlığına karanlığa gömüldüğünüzü düşünün ve daha önce hiç görmemiş olmayı ve dünyanın neye benzediğini bilmediğinizi… Acaba gökyüzü ne renk? Ya da çimler yada deniz ne renk? Peki, renk ne renk? Sevdiğim insanın sureti ne peki? Suret ne peki? Hayalimdeki kadar güzel mi saçları sevgilinin.. Ne kadar soğuk bu karanlık acaba ışıkta daha çok sıcaklık var mıdır? Nasıl karışacağım bu kalabalığa ,sokağa çıksam görenler görmez mi beni?. Ya nasıl yürüyeceğim caddelerde, nasıl okuyacağım kitapları bilmediğim… Toplu taşıma araçlarında yer verirler mi ki ,ya ezilirsem, ya düşersem nasıl biter bu karanlık?…. Acaba burası kaç basamak acaba hangi çıkıştan çıkacağım?.. Ya benim için bir işaret yoksa?…

Düşünemiyorsunuz bile değil mi  gözlerinizi kapatıp zifiri karanlık olsa bile bir görüntü var hayalinizde ya hiç bu hayale sahip olmayanlar ya o koca yürekli insanlar….
Ben bugün tanıştım biriyle .. Metrodan inerken kalabalık içinde itiş kakış yolunu kaybederken tuttum kolundan, yönü savrulmuştu. Sadece koluna girdim.
"Yukarı mı çıkacaksın?" dedim.
"Evet" dedi.
"Bende çıkacağım" dedim. Başka bir metro hattına bineceğimi boş verip bir süre sesiz yürüdük o karanlıkta bense  o karanlığı hayal etmeye bile korkarak.  Yürüyen merdivenler durmuş basamakları saymaya başladım;

“Şimdi sağa 4 basamak var önümüzde. Şimdi sola 25 basamak var önümüzde.”

“Yüksel’e çıkacağım “dedi.

“Sağda mı solda mı?”

“Birlikte gideriz” dedim.

  Bir an kolumdan savrulduğunu hissettim bir gören görmez çarpmıştı!

“Ne dikkatsiz bu insanlar” dedik güldük. Kalabalık gene bir eylem günü, hafta sonu klasiği.Adını      sordum bende söyledim.

“Hadi son birkaç basamak kaldı sola döndük mü buluşma noktasındasın arkadaşın gelecek öyle değil   mi? “

“Evet” dedi.

“Bu bankta bekleyebilirsin. O zaman memnun oldum tanıştığıma” dedim. Sonra düşününce çok    saçma gelen bir senfoniyle …

“Teşekkür ederim gerçekten gören gözleriniz için!!” dedi ….

Sadece yürüdüm düşünmekten bile korkarak.  Ve metronun merdivenlerinden tekrar inerken durdum dünyaya baktım görebiliyor muydum sahi? Neyi görüyordum yoksa sadece hayat akıp geçiyor muydu? Sadece bakıyor muydum öylesine yoksa yaşamak için mi yaşıyordum hayatı, bunca şükür edecek şey varken hangisini nimetten sayıyordum? Her şeyin bana göre tasarlanmış olduğunu bile şimdi mi fark ediyordum? İlk kez görüyor olmaktan mutluluk duyduğumu ve gördüğümü hissettim ve aynı anda büyükte utanç içindeydim… O göremiyordu ve üstelik görmeyen o değil biz gören gözler görmüyorduk…Ve onun gibi daha nice engellenen insanlar için hayat oldukça zordu..

Metrolara binin dostum! Yaşadığınızı fark edin, sahip olduklarınıza şükredin, olmayanları fark edin dostum! Görmeyen gözlerinizi görür hale getirin dostum!

Tuba Aydoğan
NLP KOÇU



  

11 Nisan 2015 Cumartesi

EGO LEGO LETS GO


Egonu yenmeyi başardığın zaman, içindeki bütün karanlıklar aydınlığa dönüşecektir- RUMİ

Kimliğimizin en önemli parçasını oluşturan benlik kavramıdır ego. Kişisel gelişim ve tasavvufun karşı karşıya kaldığı ve çatıştığı bir konu aslında ve insan olmanın, olabilmenin ilk aşamasıdır ego. İsterseniz önce tasavvufta ki ego kavramına bakalım;
İbn-i Arabi’ye göre  ego, iki şey arasında bulunduğu yer ile tanımlanır. insan nefsi(egosu), hem cennete doğru yükselen Tûba ağacının, hem de cehenneme doğru kök salan Zakkum ağacının potansiyel tohumlarını ihtiva eden iki anlamlı bir varlık olup, bu iki anlam arasında binlerce derecelendirme gözlenmektedir. Bu açıdan ego hem Allah’ı ("O"nu) gösteren hem de "O"ndan uzaklaşan iki yönlü gelişme potansiyeline sahiptir.

Kişisel gelişimde ise ;
Ego insanın özsaygı, özgüvenini oluşturduğu iç dünyasıdır. Araştırmalara göre ego yani benlik ceninin 12 haftalık olmasından itibaren anne rahminde oluşmaya başlıyor. Çocuklarda bilinçaltı kayıtları 11 yaşına kadar devam ediyor ve bu süre zarfında ailesinden sevgi ve şefkat görmüş çocuklarda özsaygı, özgüven olumlu yönde gelişiyor. Tam tersi ailesi tarafından aşağılanan, gerekli sevgi ve şefkati alamayan çocuklar ise ilerdeki hayatlarında ya çok pasif, kendine güvensiz ya tam tersi etrafında ki herkesten hınç almak istercesine aşırı ezici ve hırçın yapıya sahip oluyor.

Kişisel gelişimin sanki tamamen insan egosunu şişirmeye odaklı olduğu sanılır. Önce kendin, önce sen, her şeyden önce sen, mucize sensin, sen muhteşemsin yaklaşımlarıyla insanları tamamen bir benciliğe sürüklediği düşünülür. Altı doldurulmadan yapılırsa doğrudur da!

Geçenlerde Amerikan futbolu oynayan bir takımın koçunun takım oyuncularına yaptığı konuşmayı dinlemiştim. Konuşma o kadar motive ediciydi ki bir an ben çıksam maça sanki oyunu alacak kadar kendimi güçlü hissetmiştim. O kadar emindim bundan. Sonuç bu konuşma benim gibi sıradan bir insan için ancak anlık bir duygu yoğunluğuna neden olur ve sahaya çıktığım daha ilk dakikada yere serilir ve ağlayarak geri dönerdim.  Özgüven duymak, motive olmak kötü bir şey değil elbette ama sorulması gereken birkaç tane soru var! Bu işi yapabilecek güce gerçekten sahip miyim? Bu iş için ne vermeye hazırım? Hangi alanda kendimi daha çok geliştirmeyelim? Eksik olan yönlerimi nasıl daha güçlü hale getirebilirim? Hangi kaynaklara sahibim? Pes etmek istediğim de kendimi hangi amacımın tutkusuyla motive edeceğim?
Kendi benliğinizi beslemeden, onla ilgili çatışmaları çözmeden, sahip olacağınız diğer kimlikler içinde egonuzun karşınıza çıkması an meselesidir. İş hayatında sıkça karşılaşılan ego problemleri ya da sosyal çevredeki ego problemlerinin tamamında doğru beslenmemiş egosal sorunlar yatar.  Aldatan eşler, hırçın üst müdürler, kıskanç arkadaşlar, sizi sıkboğaz eden ve aşırı sahiplenici ebeveynler…

Hidrojen doğa dostu bir elementtir.  H2O bize hayat veren maddenin (SU)  birleşenleridir. Fakat hidrojen izotopları olan döteryum ile trityumun füzyona uğratılarak kitleleri imha edebilecek nükleer silah yapımında da kullanılır. Burada suç hidrojenin değildir. İyi yönde kullanıldığında hayat verirken, kötü yönde kullanılması halinde hayat son vermektedir. Kötü olan ego yani benlik kavramı değil kötü olan onu besleyiş ve oluşturma şeklimiz. Doğru bileşenlerle bir araya geldiğinde iyi bir lider, idealist bir öğretmen, can bir dost sırdaş, sadık bir eş, huzurlu bir yuva, ferah toplum, ideal bir yönetici, doğru anne baba modeli, kötü birleşenlerle bir araya geldiğinde ise; kaos içinde bir ülke, çalışanlarını tutamayan sirkülasyonu bol iş yeri, okuldan nefret eden öğrenciler, şiddet ve nefret dolu bir aile, aldığı son model arabası yada kıyafetiyle sana hava atan insanların olduğu sosyal ortamlar oluşur…
Dünyaya gelirken yalnızdık ve ölürken de yalnız olacağız. Sorumlu olacağımız tek şey kendimiz ve kendi yaptıklarımız olacak. O zaman ilk önce kendimizden başlamalı sevmeye, var olmaya ama doğru bileşenlerle…

Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm ve yazmak istediğim bu yazıya katıldığım ODM 1 eğitimde Değerli Hocamız Tamer Dövücü’nün aydınlatıcı bilgilerinin tuttuğu ışıktan dolayı teşekkür ederim.

Dengede bir hayat dileğiyle...

 Tuba Aydoğan
NLP KOÇU/Eğitmen